Tarihin Rehavet Tokadı
Suat Umutlu
08.06.2026
“Bilinmelidir ki, ilgililerin bilgisiz, bilgililerin ilgisiz olduğu bir ülke, doğuya yol alan bir geminin güvertesinde batıya koşan insanların ülkesidir.” – Celal Yalınız
*
Acaba!
Bir asrı aşkın süre doğrudan bir savaş görmediğimizden rehavete kapılmış ve hafızamız da durmuş olabilir mi?
Gürcan Banger’in ifadesiyle: “Günümüzde, klasik olduğunu sandığımız hukuk, sevgi, saygı ve barış gibi değer ve anlamları geliştirememiş ya da yerlerinden sökülüyor olmasının acısıyla ‘yeniyi’ görememiş de, ‘Dün, dünde kaldı cancağızım’ misali”, sanki bedeli ödenmemiş gibi bir toplumun nefes aldığı hava gibi olan hürriyeti bile “doğuştan kazanılmış bir hak” saymakta ve değersizleştirmekte miyiz? Bugün yozlaşmanın bataklığında çürüyen köleler gibi değil miyiz?
Oysa, vatanı ve milleti için emperyalizme “Dur!” diyerek çağdaş bir düzen kurarak mazlum devletlere örnek olan Mustafa Kemal Atatürk, barış içinde yaşamanın yolunu gösterip “İstiklâl, istikbal ve hürriyet ancak adaletle kaimdir” demedi mi?
Soruyorum,
Yaşadığımız bu körlüğün sebebi; hiç havasız kalmamış olmamız, Orhan Veli’nin ifadesiyle de:
“Hava bedava, bulut bedava/
Peynir ekmek değil ama/ Acı su bedava.
Kelle fiyatına hürriyet,/ Esirlik bedava.
Bedava yaşıyoruz, bedava”… anlayışı olabilir mi?
Sosyolog İbn Haldun, bir devletin kuruluşunda büyük bir inanç, dayanışma ve mücadele ruhu olduğunu ama yeni nesil refah döneminde mücadeleyi unutup rahata, tüketime ve zevke alışırsa o “hazırcılık ve rehavet” çöküşün de habercisidir der ki, Nietzsche de; bu yanılgı için “Ne çok gülmüşümdür; keskin pençeleri olmadığı için kendini iyi zanneden zayıflara!” demektedir.
İşte,
“Tüketicilik âlâ, öyle değil mi Mualla!” diyerek hayatın tadını çıkaran, hürriyeti ve medeniyeti çantada keklik gören toplumların trajik bir sonla karşılaştığı; değerini bil(e)medikleri hürriyeti, herhangi bir siyasi veya askeri krizde nasıl savunacaklarını dahi bilemediği hatta üretim kültürünü yok ettikleri için de dışa bağımlı hale geldikleri ortadadır ve maalesef popülizmin de en kolay avı olmaktadırlar…
Eğer;
Bilimle, felsefeyle “hafızayı güncel tutan” bir eğitim yoksa uzun yıllar savaş görmemek bir toplumu medeni kıl(a)mıyor sadece “gelişmiş bir tüketici sürüsü” yaratmaktadır ki, o rehavet, hazırcılık ve hürriyet körlüğü içinde uyan(amay)anlara tarihten birkaç örnek verelim.
Yer İtalya…
Roma İmparatorluğu’nun “Pax Romana” denilen o 200 yıllık refah döneminde sınırlar güvenli, ticaret zirvedeydi ama hürriyeti ve Roma’yı var eden mücadeleci ruhu unutmuşlar. Gerek yeni neslin gününü gün etmesi ve gerekse halkın “Panem et Circenses” (Ekmek ve Sirk) dedikleri sadece doymaya ve eğlenmeye odaklanması tam bir rehavet dönemiydi ki, orduda savaşacak Romalı bile kalmayınca paralı askerlere güvenmenin bedelini tarihten silinerek ödemişlerdir.
Yer İspanya…
Endülüs Emevi Devleti de bilimin ve ihtişamın zirvesindeydi ve nesiller boyu süren lüks saray yaşamı vardı. Onlar da devletin bekasının bir mücadele gerektirdiği fikrini unuttular, küçük emirliklere bölünüp, “Hristiyan krallıklara paramızı verir, lüksümüzü yaşarız” dediler. Ama bu “kafa” gelen fetih dalgaları karşısında çaresizdi ve ne medeniyeti koruyacak askeri güçleri ne de toplumsal bilinçleri kalmamıştı. Son Sultan Boabdil, teslim ettiği Granada şehrine bir tepeden son kez ağlayarak bakarken, annesi Âişe Hatun o tarihi “tokadı” vuruyor: “Erkekler gibi savaşamadığın krallık için şimdi kadınlar gibi ağla!” Unutulmamalıdır ki, El-Hamrâ’da sefa süren o sultan, kendi sarayının önünde dilenmeye de mahkûm olmuştu.
Yer Fransa…
1789 Devrimi öncesinde Versailles Sarayı da, halkın sırtından geçinen ve dış dünyadan kopuk bir tüketim çılgınlığı merkeziydi. “Hakikatin Körlüğü” öyle zirvedeydi ki, halkın açlığını dahi idrak edemediler ki, bu sefalet, Marie Antoinette’e atfedilen “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözüyle tarihte yerini almıştır. Ülkede giyotinler kurulduğunda uyanış başlasa da artık kaçınılmaz son gelmiştir.
Bu tarihsel hafıza kaybı, I. Dünya Savaşı sonrası Avrupa da yaşanmıştır. Zira siyasetçiler ve halk, ” aman konforumuz bozulmasın, bir daha savaş görmeyelim” rehavetiyle Hitler Avusturya ve Çekoslovakya’yı işgal ederken adeta kafalarını kuma gömdüler hatta İngiltere Başbakanı Chamberlain, “Zamanımızın barışını getirdim” diyerek toplumu belki uyutmuştu ama aslında hürriyeti hiç anlamadıkları ortadaydı ve Londra bombalanırken uyandıklarında, Churchill’in o ağır yüzleşmesiyle baş başa kaldılar: “Savaş ile utanç arasında bir seçim yapmanız istendi. Siz utancı seçtiniz.”
Demek ki,
Tarih, hafızasını kaybeden toplumların topraklarını da kaybedeceğini göstermektedir. Geleceğe dair bir belirsizlik ve kaygı hisseden ama bunu değiştirecek gücü kendinde bulamayıp çareyi “günü kurtarmak ve tüketmekte” bulan; “Bana Dokunmayan Yılan” misali, savaş yaşamamış olmanın getirdiği tehlikeli özgüvenle, dışarıdaki ateşi bir “televizyon dizisi” gibi izleyen toplumlar; Boabdil yani Sultan Ebu Abdullah’ın irade zayıflığının arkasında; nesiller boyu süren “bedelini ödemediği” refahın sonsuza kadar süreceği yanılgısı, bir hafıza kaybı olduğunu bilmelidir.
Düşünün!
Adamlar yüzyıllar boyunca bilimin, sanatın ve estetiğin zirvesinde ve hazinesi altınla doluydu. Huzuru satın alabileceklerini sanıyorlardı ama
“hürriyetin”; askeri, ahlakî ve toplumsal bir mücadele gerektirdiğini unutmuşlardı. Keza, saray şairlerinin, ulemanın ve aristokratların da kendi ayrıcalıklarını korumak adına susmaları da büyük bir etkendi.
Günümüzde,
Etrafımızdaki ateşin de; hürriyetin ve vatanın ne kadar korunmaya muhtaç olduğunu yüzümüze vurması karşısında o “rehavet perdesini” yırtacak bir yol bizim için de gerekli olmalı. Zira, Rubil Gökdemir’in dediği gibi: “normal şartlarda tartışılabilecek olayları, muhakeme etmediğimiz için bir varlık-yokluk krizine dönüştürüyoruz. Bir fikri doğru olduğu için değil, sadece mensubu olduğumuz grubun aidiyetiyle savunuyoruz. Bu, zihinsel bir karakter sorunudur ve bizi iyi vatandaş değil, sadece öfke dolu taraftar yapıyor.
Hakikat hiçbir ideolojinin veya liderin tekelinde olmadığından”asıl” sorunumuz aklımızı kime teslim ettiğimizdir. Eğer hakikatin yerini aidiyet alırsa geriye sadece kutuplaşma kalır. Kısaca en büyük ihtiyacımız zihinsel bağımsızlıktır.” Bu nedenle içine düştüğümüz zihinsel kölelikten kurtulmanın yolu, felsefe yapmak değil; asırların ötesinden zihinsel uyanış çağrısı yapan akıllara kulak vermek olmalıdır.
Nasıl mı?
Öncelikle; Platon’un “cehalet mağarasından” çıkıp öğreneceğiz, Kant’ın dediği gibi aklımızı kullanma cesaretini kuşanıp Aristo gibi “erdemli” düşünecek ve Rousseau’nun dediği gibi yasalarımıza uymayı bir disiplin haline getireceğiz.
Zihnimiz özgürleştiğinde; Montaigne gibi kendi “kendimizin efendisi” olup Nietzsche gibi o çürütücü “sürü psikolojisini reddedip” hem içimizi kemiren korkuları hem de Spinoza gibi tutkularımızı yönetip aşacağız ve Erich Fromm’un dediği gibi “tüketerek değil, üreterek ve severek” var olacağız.
Artık karakter sahibi bir insan köle olamayacağı için uyuşturmaya çalışan sisteme; Camus gibi başkaldıracak, Sartre gibi eyleme geçecektir ama İbn Rüşd gibi vicdanlı olmalı, Farabi gibi de kalbinin sesine kulak vermelidir ki, toplumsal huzur oluşsun…
Kısaca diyebiliriz ki, “hürriyet” mücadelesinde en güçlü olan şey kişiden topluma uzanan “millî” hafızadır. Bu meyanda küresel sömürüye karşı;
Aliya İzzetbegović’in ifadesiyle kimliğimizi koruyacak ve Cemil Meriç’in dediği gibi kültürümüze ve dilimize sahip çıkacağız.
Bileceğiz ki, “Hürriyet” dediğimiz çantada keklik değildir. Namık Kemal gibi vatan uğruna fedakarlık yapmayı idrak edeceğiz ki, Goethe’nin ifadesiyle de her gün yeniden hak ederek yaşayacağız.
Bakınız! Esareti elinin tersiyle iten o sarsılmaz iradenin sahibi Gazi Mustafa Kemal Atatürk: “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” derken sadece siyasi bir hedefi değil; kişisel ve milli benliğin ayrılmaz bir parçası olduğundan ve bir milletin haysiyetinden söz ediyordu. Bilinmelidir ki, sadece hürriyet değil, uğruna ter dökülmeyen hiçbir şey ne senin ne de benimdir.
Acaba! Aklımızı başkalarına teslim edersek Ebu Abdullah gibi ağlayanların dramını sadece izlemiş mi oluruz, yoksa bir anlamı var mıdır?
Bakınız! “Yaşadığın düzenden, insanlardan, yöneticilerden memnun değilsen önce eleştirecek, yapılmasını sağlayacaksın. Baktın yapmıyorlar, elini taşın altına koyup bizzat sen yapacaksın; zira sistem yüzyıllardır “sömürü” üzerine kuruludur. Bunu bile bile susuyorsan, boynuna tasma geçirilmiş bir yaratıktan farkın kalmaz. Ses çıkarma, ne verirlerse razı ol… Sistem izin verdiği kadar oku, evlen, çoğal ve hiçbir şeyi değiştirmeden göçüp git. Farkında mısın, kimsenin seni düşündüğü yok! İnsan olmanın görevi bu sistemin kölesi olmak mıdır, yoksa insan gibi yaşamak mı?
Korkuyorsun ve sadece kendini düşünüyor, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ diyerek nefes alıp karnını doyurmayı ise yaşamak sanıyorsun. Ötesini boş ver be arkadaşım, boş ver…” diyor Mesut Tim de…
Kısaca, “doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı” diyorsan geriye bir tek şey kalıyor: “Oh ne âlâ, Mualla!”
Tercih senin!
Suat Umutlu
08.06.2026
