TENEVVÜR: Susan, Unutan ve Erteleyen Toplumlarda
Suat Umutlu
08.08.2026
”Tenevvür… Asrımızın işte rûh-ı âmâli;
Silin bulutları, silkin zılâl-i ehvâli;
Ziyâ içinde koşun bir halâs-ı meşkûra.
Ümidimiz bu: Ölürsek de biz, yaşar mutlak.
Vatan sizinle, şu zindan karanlığından uzak!”
— Tevfik Fikret¹
İnsanoğlunun yoksulluk, eşitsizlik ve adaletsizlik içinde hayatta kalmaya çalışırken toplum baskısından korkup kendi yarattığı hapishaneye sığınması; “Ben değişmek istemiyorum, geleceğe dair hayallerim de yok” diyerek sorumluluktan kaçmasıdır.
Oysa insanı özgürlüğe kavuşturacak, hayatının amacına yani “İthaka”sına doğru yolculuğa çıkaracak tek anahtar, aklını cesaretle kullanmaktır. Ne var ki aklımızı kullanmaya kalkıştığımızda karşımıza her şeyin yozlaştığı, etiğin anlamsız kaldığı, Tolstoy’un² “Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur” dediği ve Şevket Rado’nun³:
”Önce dili bozuldu milletin,
Sonra ekmeğin tadı kaçtı.
Niyet bozulunca maya tutmadı,
En sonunda insan insanlığa yabancılaştı…”
dizeleriyle özetlediği bir dünya çıkar. İşte bu ortamda toplumsal baskıyı hissedenlerin, ertelenmiş hayatların ve suskunlukların arasında zehirlenmeden “tek başına kalabilmesi” de toplumun birlikte yaşama duruşunu koruyabilmesi de zorlaşır.
Zira Sadık Çelik’in⁴ dediği gibi; kabalığın güç, merhametin zayıflık, çıkarın akıl, ilkenin saflık sayıldığı bir düzende toplum olarak yalnızca düzenimizi değil, ölçülerimizi de kaybediyoruz. Adaletsizliğe alışmak, liyakat yerine sadakati ölçü almak, şahsi çıkarı öne almak gibi birçok ihmal her toplumun kanayan yarasıdır. Ancak bunun sebebi salt kötü yönetimler değil; zaman içinde kabullenilen, olağanlaştırılan ve neticesinde hayatımızın değişmez gerçeği haline gelen tercihlerimizdir.
Bakınız! Abdurrahim Karakoç⁵ dizelerinde ne diyor:
”Gitmişti makama arz-ı hâl için,
‘Bey’ dedi, yutkundu, eğdi başını.
Bir azar yedi ki oldu o biçim…
‘Şey’ dedi, yutkundu, eğdi başını…
Döndü, gözlerinde bulgur bulgur yaş,
Sandım can evime döktüler ateş.
Sordum: ‘Memleketin neresi gardaş?’
‘Köy’ dedi, yutkundu, eğdi başını…
Yürüdü, kör-topal çıktı şehirden;
Ağzına küfürler doldu zehirden;
Salladı dilini… vazgeçti birden,
‘Oy’ dedi, yutkundu, eğdi başını…”
Acaba yarattığımız o “Elalem Hapishanesi”ne sığınırken diğer taraftan “Artık çok geç”, “Bu yaştan sonra ne değişir ki?”, “Ortam zaten bozuk, ben ne yapabilirim ki?” gibi kaçamak gerekçeleri neden üretiyoruz?
Oysa Seneca⁶, “Zamanı kaybetmiyoruz, onu harcıyoruz” derken son derece haklıdır. Hayatı erteleyerek, pasifleşerek ve başkalarının çizdiği sınırlara teslim olarak onu biz kendimiz kısaltıyoruz. Sadık Çelik’in ifadesiyle; toplumsal düzenin bozukluğu bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmaz, hatta daha ağır hale getirir. Zira toplum yalnızca yönetenlerden oluşmaz; sessiz kalanlardan, unutanlardan, günü kurtarmak için ilkesini erteleyenlerden ve her yeni yanlışı bir öncekine bakarak normal sayanlardan da oluşur. Bu nedenle “Ben ne yapabilirdim?” sorusu bazen gerçekten çaresizliğin ifadesi olsa bile en kolay bahanedir.
Carl Jung⁷, “İkinci hayat, birincisinin bittiğini, yani tek bir yaşamımızın olduğunu anladığımız an başlar” derken haksız mıdır?
Eğer Karl Jaspers’in⁸ ifadesiyle bir toplumda yaşananlara müdahale edebilme imkanı varken susan herkesin sorumluluğu varsa, kötülüğün ve cehaletin zirvede olduğu bir çağda dürüst ve akıllı insanların sessizliği de en büyük suç ortaklığıdır.
Bu zindan karanlığından çıkacaksak ihtiyacımız olan şey sitem etmek değil; elimizi taşın altına koymak, aklın, emeğin, liyakatin, doğruluğun ve etiğin tarafında saf tutmaktır. Yetiştirdiğimiz çocukta, ürettiğimiz işte, yazdığımız satırda geri adım atmadan başarabilirsek o korku gölgesinden de kurtulabiliriz.
Cahit Zarifoğlu⁹:
”Kuşlar bile kaderle uçar,
Velhasıl kelam;
Biz durduk, zaman bozuldu,
İnsan bozuldu…”
diyerek gerçeği dile getiriyor. Artık pasifleşmiş birer “iyilik seyircisi” olmak değil, sorumluluk almış birer “eylem öznesi” olma zamanıdır. Zira “artık çok geç” hissi bir tuzaktır ve doğru olanı yapmak için en doğru zaman “şu andır”.
Ahmet Zorlu¹⁰: “Gözlerin karanlığa alışması gibi; güzel ülkemdeki kahır ekseriyet cehalete, kabalığa, safsataya ve niteliksizliğe alıştı. Kanıksadığı için şimdi bilgelik, nezaket, ahlak ve ehil olmak onlara karanlık ve ürkütücü geliyor. Bunun adı toplumun hazin dönüşümüdür” derken haksız mı?
Tevfik Fikret’in “Evet, sabah olacaktır, sabah olur, geceler / Tulû-i haşre kadar sürmez; akıbet bu semâ / Bu mâi gök bize bir gün acır; melûl olma!” mısralarına ve Osman Selim Kocahanoğlu’nun¹¹ “Şerefsizliğin insan üzerine yağmur gibi yağdığı şu zamanda, ıslanmadan kuru kalmanın adı Atatürkçülüktür” sözüne kulak vermenin; “Ben elimi taşın altına koydum, rüzgara teslim olmadım” diyebilmenin tam zamanıdır.
Kısacası tenevvürün ve münevver bir insan gibi davranmanın ve yaşadığımız bu topraklarda etiğin, liyakatin, eylemin öznesi olarak “BEN” olmanın, “BİZ” olmanın vaktidir.
Çok geç olmadan!
”Siz, ey fezâ-yı ferdânın
Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!”
— Tevfik Fikret
Suat Umutlu
Çivril, 08 Ağustos 2026
Not: Tenevvür: Aydınlanma.
Dipnotlar
¹ Tevfik Fikret: Servet-i Fünun dönemi şair ve düşünürü.
² Lev Tolstoy: 19. yüzyıl Rus edebiyatının realist yazarlarından, varoluşçu ve felsefi düşünür.
³ Şevket Rado: 20. yüzyıl Türk gazeteci, yazar ve şair.
⁴ Sadık Çelik: İnsan, siyaset, toplumsal olaylar, psikoloji ve kültürel dönüşümler üzerine köşe yazıları kaleme alan yazar ve gazeteci.
⁵ Abdurrahim Karakoç: Toplumsal taşlamaları ve hicivleriyle tanınan Türk halk şairi ve yazar.
⁶ Lucius Annaeus Seneca: Romalı Stoacı filozof, devlet adamı ve oyun yazarı.
⁷ Carl Gustav Jung: İsviçreli psikiyatr ve analitik psikolojinin kurucusu.
⁸ Karl Jaspers: Varoluşçu Alman filozof ve psikiyatr.
⁹ Cahit Zarifoğlu: 20. yüzyıl Türk şair ve yazarı.
¹⁰ Ahmet Zorlu: Gazeteci, yazar; siyaset ve güncel olaylar üzerine köşe yazıları yazan, Kayseri basınının tanınan isimlerinden.
¹¹ Osman Selim Kocahanoğlu: Yakın tarihin iz sürücüsü, yazar, yayıncı ve araştırmacı.







