Av. Suat Umutlu
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. AYNADAKİ YÜZ!

AYNADAKİ YÜZ!

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

AYNADAKİ YÜZ!

Bir körleşme, bir çöküş ya da bir ışık…

SUAT UMUTLU 

16.06.2026

“Ayna yalan söylemez; o yüzden tiranlar dalkavukları, korkaklar ise karanlığı seçer.”

       Gottfried Wilhelm Leibniz’in “hayvan, bitki, taş, duyu, duygu gibi ‘farklılıkların’ anlam kattığı ve sağladığı uyumla değerli” dediği dünyada; Daniel Gilbert’in, “inşaatı süren bir varlık” dediği insanın, “bilgisi, emeği ve sabrıyla ‘hammadde’ denilen hayatına yön vermeye çabalarken tıpkı rüzgarda savrulan bir yaprak gibi ne yapacağını bilemeyip yorgun düştüğünü” söylüyor Erdal Nal…

        Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “Öyle bir açmaza düştü ki vatan / Uyku belli değil düş belli değil / Çöktü üstümüze bir kara duman / Işık belli değil loş belli değil” diyerek adeta toplumun hâlet-i ruhiyesini yansıtan ahval ve şerâitte, aydınlığı arayan insanın geleceğine dair hayal dahi kuramadığı, hangi sözün gerçek olduğunu bil(e)meden hüzünlendiği

ortada olsa da efkârı Cahit Sıtkı Tarancı gibi “memleketin hâli” olmuş mudur?

         Gürcan Banger’in tespiti gibi “bugün yaşayamadığını yarın yaşamak için yeterli zamanı belki de bulamayacak olmasına rağmen sadece kahredip lanet okumasının” hatta Oscar Wilde’ın deyimiyle “akıp giden bu bataklığın içinde bazılarının yıldızlara bakıyor” olmasının sebebi ne olabilir?

         Neyzen Tevfik’e atfedilen bir söze göre; “ekmek herkese yetecekken tarlaya karga, ambara fare, fırına hırsız, memlekete harami dadanmış” ve Celal Şengör’ün tespitiyle “bu topraklar zenginken fakir kalınması imkânsızken bunun sebebi cehalet ve ihanetse” o toplumun bir üyesi olarak çaresizlik içinde efkârlanmak kaçınılmaz olsa da, Şahin Filiz’in vurguladığı üzere, “içinde bir inanç, bir lider, bir ideoloji ya da bir vaat barındıran iktidarların ‘anlam dünyası’ paralelinde konuşan ve susan bir insanın” “özgürce düşün(e)meyeceği, sorgula(ya)mayacağı hatta körleşeceği” unutulmamalıdır der Anooshirvan Miandji..

          Ahmet Zorlu, “insanın tâbi olduğu sistem; ‘dik baş, tok karın, mutlu yarın’ değil de ‘eğik baş, aç karın, karanlık bir yarın’ inşa etmişse, ortada salt siyasi bir bunalım değil; ahlaki, toplumsal ve insani bir çöküş vardır” diyor. İşte bu durumda medeniyetler arası farkın göstergesi olan ve bir toplumun geleceğini belirleyecek olan Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi “ya hatalarıyla yüzleşip birbirini inşa ve ihya eden ya da yüzsüzleşenleriyle birbirini yok eden” iradedir. Zira sistemin vaatlerini yerine getir(e)mediği, liderlerin ikiyüzlülüğünün açığa çıktığı ya da adaletsizliğin derinleştiği anlarda, insanın gerçekle yüzleşmek yerine hem kendine hem de dış dünyaya “rol” yapmayı seçmesinin en temel sebebi işini, aşını ve çevresini kaybetme tehlikesidir.

          Elbette, gücü elinde bulunduran sistem de adaleti, refahı ve huzuru sağlayamadığında aynaya bakıp yüzleşmek yerine dünyevi konforunu korumak adına sadece hatalarının yüzüne vurulmasını engellemekle kalmıyor. Zira Erich Fromm’un işaret ettiği gibi”güce tapan insanların kendi içsel boşluklarıyla yüzleşmekten korktuklarını” bildiğinden suçu karşısındakinin ahlaki zaafına, ajanlığına veya ihanetine yıkarak onu cezalandırma yoluna gitmektedir ki, bu, İvan Aleksandroviç İlyin’e göre hayalleri gerçekleştirmek yerine gerçeklerden kaçmaktır. Ama unutulmamalıdır ki acı verse bile o gerçekleri görmezden gelmek kolay bir çıkış yolu gibi görünse de asla peşimizi bırakmayacaktır. Bir taraftan Fyodor Dostoyevski’nin ifadesiyle “bedeli olduğu için gerçeği konuşmak zor, ödülü olduğu için yalakalık kolay hale gelirken” diğer taraftan da George Orwell’e göre toplum “ne kadar hakikatten uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret edecektir.”

         Artık susan, susturulan bir toplumda ayakta kalmanın tek yolu bir güce yamanmak olunca, korku ve çıkarın yarattığı biat kültürü cehaleti beslerken liyakati yok edecek yağcılık ve yalakalık meşrulaşacaktır. Filiz’in dediği gibi, “adaletin, ahlakın ve samimiyetin zayıfladığı bir yerde de bir insanın şüpheyle, muğlaklıkla ve gri alanlarla sağlıklı bir şekilde yaşayabilmesi mümkün değildir.” 

         Bir toplumda düşünmek değil taraf tutmak; üretmek değil bağırmak; anlamak değil sadece kazanmak öne çıkarsa, Friedrich Nietzsche’ye atfedilen şu uyarı unutulmamalıdır: “Bir ülkede edebiyat, bilim ve sanattan çok siyaset konuşuluyorsa, orası üçüncü sınıf bir ülkedir.” Gerçekten siyaset camilere, okullara, kışlalara ve mahkemelere girdiğinde o kurumların özü yok olur. Nitekim Zorlu’nun da belirttiği gibi; “din bir inanç olmaktan çıkıp iktidarın sopasına, bilim ise itaat kültürüne dönüşür. Adaletin kapısı kapandığında da insan, artık hak arayan bir özne değil, adeta bir figüran olur.” Oysa Uğur Mumcu’nun dediği gibi, “Haklıdan yana değil, güçlüden yana olanlar hem korkak hem de kaypaktır ve güç merkezi değiştikçe döner, fırıldak olurlar.” Tıpkı bir vantilatör gibi…

           Etienne de La Boétie, “Tiranların etrafında her zaman en aşağılık dalkavuklar bulunur; zira tiran, aynaya bakıp kendi acizliğini görmektense, dalkavukların sahte övgüleriyle sarhoş olmayı yeğler” der.

İsterseniz, insanlık tarihinin “fırıldaklarına” ve yalakalarına dair birkaç örnek verelim:

*Antik Atina’da Sokrates, gerçeği söylese de iktidarın beklentisine uyan jüri onu mahkûm etti. Tarih Sokrates’i unutmadı ama o gün maalesef yalakalık kazandı.

*Roma’da Sezar’ı adeta tanrılaştıran ve övgüler yağdıran ama arkasında hançerle bekleyen çevresindeki senatörlerin yalakalıkları da o efendi’nin düşmesiyle bitti.

*Stalin döneminde Sovyet aydınları da iktidarın beğenisine göre yazıp çiziyordu zira Aristoteles’in ifadesiyle “tiran, dostluk kuramaz; o sadece boyun eğecek köleler ve gerçeği örtecek yalanlar istiyor ve dalkavukluk, tiranlığın gıdası olmuştu” ama Osip Mandelstam, Stalin’i hicveden birkaç dize yazınca sürgün edilirken, onu ihbar eden ödüllendirildi ve rahat bir şekilde yaşadılar.

*Joseph Goebbels. Hitler’in en sadık yalakası ve kendi inançlarından çok Führer’in beğenisine göre şekillenen bir zihindi ama sonunda efendisiyle birlikte yok oldu. 

       Batı rasyonalizmi yüzleşmeyi yani aynaya bakmayı merkeze alırken, Doğu melankolisi suçu “dış güçlere”, “ajanlara” veya “kaderciliğe” yıkmasının sebebi, orada görülecek “çirkinlikle” yüzleşecek cesaretin olmamasıdır. Bu bakımdan Platon’un, “Karanlıktan korkan bir çocuğu kolaylıkla affedebiliriz. Hayattaki gerçek trajedi, yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır sözü de anlamlıdır. Nitekim bizim tarihimizde de gerek saltanat gerekse cumhuriyet dönemlerinde gücün önünde diz çökenler, eğilenler hep var olmuştur. Bu nedenle ​Stefan Zweig da “Korku, insanı her türlü dalkavukluğa ve teslimiyete hazır hale getirir; zira korkak insan için özgürlüğün getirdiği sorumluluk, karanlığın sunduğu sahte güvenden daha ağır gelir” diyor. Onun için “efendi düşünce yalaka da düşer.” Bu, yalakalığın kaderidir ve tarih tiranların, dalkavukların ve cehaletin geçici zaferleriyle dolu olsa da kalıcı olan her zaman insanlığın ortak aklıdır ve o akıl eninde sonunda gerçeğe yönelir. Zira sistemlerin akıbetini teslimiyet değil; insanın sorgulama gücü, çalışma iradesi ve hayatı yeniden inşa etme becerisi belirler.

         Toplumun aydınlara, aydınların sisteme, sistemin ise kendi yarattığı canavara bakmaktan korktuğu o yüzleşme; coğrafyaya ve zamana sığmayan, insanlığın evrensel bir zaafı, gizli bir sırrıdır. Aynaya bakmayan insanlar körleşir, fırıldaklaşır ve neticede toplumsal bir çöküşle yok olurlar.

Sen!

İnsanlık tarihinin bir parçası olarak, karanlığa kahredip lanet okumayı bir kenara bırakıp; aklın, bilimin ve hakikatin izinden giderek geleceğini yeniden inşa etmek için cesaretle aynanın karşısında yüzleşmeli ve bir adım atmalısın. Zira, tüm ışıkları söndürerek, bir süre karanlığı hakim kılabilirler ama güneşin doğuşunu engelleyemezler.

AYNADAKİ YÜZ!
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!