SAHNE
Suat Umutlu
12 Haziran 2026
”Cam tavanı kırın, zihninizdeki engeli kaldırın, karanlığa küfretmeyi bırakın, bir mum yakın…” — Cihan Dura¹
*
Cumhuriyetin ilk yılları…Atatürk’ün şahsına ve mücadelesine saygı duyan ama Kemalizm’in halkın öz değerlerinden kopuk yürütüldüğü ve toplumsal yapıyı bozduğu düşüncesiyle içindeki hüznü “Ankara, bozkırın ortasında kurulmuş bir müsamere sahnesidir” diyerek tek parti dönemini eleştirdiği için “Atatürk düşmanı” olmakla da suçlanan Kemal Tahir’in² “Ankara, bozkırın ortasında kurulmuş bir müsamere sahnesidir” diyerek içindeki hüznü; Cahit Sıtkı Tarancı da³, havayı gri ve soğuk, insanları ise yoksul ve mutsuz görmüş olmalı ki, “Efkâr ettiğimiz şey memleketin halidir” diyerek içindeki aidiyet hissini kelimelere döküyorlardı.
”Memleket isterim/ Ne başta dert ne gönülde hasret,/ Ne zengin fakir ne sen ben farkı,/ Kardeş kavgasına bir nihayet olsun./ Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun, olursa bir şikâyet ölümden olsun…”
İşte, Arthur Schopenhauer’in⁴ ifadesiyle “Dünya bir tiyatro sahnesi ve herkes kendi rolünü oynuyor ama çok azı oynadığı rolün bilincinde” dediği o memleketin günümüzün ahval ve şeraitinde “muhasebe” kaydına bakalım diyorum.Eğer bugün yaşananlar o günlerden daha acı ve o hiç bitmeyen oyunlar, sahne ile seyirci arasındaki mesafeyi yok ediyorsa; bugünün efkârı bir bıkkınlık, bir yabancılaşma, hatta kronik bir çaresizlikse efkâr-ı umumiyenin ne düşündüğü önemli olmalıdır.
Eğer bir tarafta insanları hayat mücadelesinde günü kurtarmaya hapseden “ekonomik istikrarsızlık” ve gelecek planını yapamadığı “yarınsızlık”, emeğin ve eğitimin değil arkası sağlam olanın kazandığı bir “liyakatsizlik” ve “biz/onlar” kutuplaşması yanında kurumlara olan güveni yok eden, vatandaşı bir “özne” değil de sandıkta hatırlanan bir “nesne” gibi gören, hırçın, kör ve sağır diliyle de insanları kendi kabuğuna çekilmeye zorlayan bir sistem varsa “Değiştiremiyorum, o halde görmeyeyim” diyerek kafa yormaktan vazgeçip susuluyor mudur?
O siyasal ve kurumsal yapı, sahnedeki oyunun sadece bir “rol” olduğunu bile gizlemiyor ve üzerinde yaşayanları adeta bir figürana dönüştürüyor ve kendine benzetiyorsa; ekonomik, siyasal ve ahlaki onca sorunlara rağmen bir boşvermişlik, tembellik ya da cehaletle yaşananlara alışılıyor ve kanıksanıyorsa hem acı hem de tehlikeli bir hal yok mudur?
Aristo⁵, “ahlâktan yoksun bir zeka, sadece kurnazlıktır” diyor. Gerçekten, Ahmet Zorlu’nun⁶ ifade ettiği gibi “ahlâkın merkezinde her canlıya saygının esas olduğu ve ikinci plana iten inançların ve ideolojilerin toplumda yer bulmasının mümkün olmadığı nedenle dinde, siyasette, ticarette, bürokraside, vazifede ve adalette vb. olduğu gibi sosyal hayatta da rehber” olması gerekirken kurallara uyanın “enayi”, çiğneyenin ise “kurnaz/akıllı” sayıldığı gayri ahlakî ortamın; çıkarlara göre eğilip bükülen doğru ve yanlışların yarattığı “gemisini kurtaran kaptan” anlayışının toplumsal çürümeyi meşrulaştırdığı görünmüyor olabilir mi?
Gerçek hayatta hiçbir dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmeyeceğine göre; insanın geleceğe bakması, sorunları seyretmek yerine sorumluluk alması ve evvelemirde iğneyi kendine batırması gerekmez mi?
Belki Fyodor Dostoyevski’nin⁷ dediği gibi bazen “insan hayatın içinde değil, kendi içinde kayboluyor” olsa dahi hatayı sadece yukarıdakilerde değil kendisinde de araması; zaafları, korkuları, tembelliği ve hatta huzur arayışıyla dahi hesaplaştıktan sonra ideali, inancı veya hedefi ne ise çözüm araması gerekir, kısacası kendisiyle yüzleşmesi gerekir.
Elbette toplumları uyandıran kelimelerin gücünü elinde tutan “aydınların” ve bir toplumun omurgasını oluşturan sendikaların, baroların, odaların, sivil toplum kuruluşlarının da görev ve sorumluluklarının gereğini yerine getirmeleri asla bir yük değil, insanlık ve “dava” insanı olmanın gereğidir.
Platon⁸, “siyasetle ilgilenmeyen aydınların cezası, cahiller tarafından yönetilmektir” der…
İşte oyun belli, oyuncular belli ve perdesini açan o sahne, “Ne yapabiliriz ki?” diyerek koltuklarına yaslanan seyircilerin sessizliğinden dolayı her an güçleniyor. Bu kötü oyuna bilet almaya devam edildiği sürece o perdenin hiç kapanmayacağı ortada ise oyuna alkış tutmamak ve halka gerçek “aynayı” tutmak bir görev olmalıdır. Zira Sartre’ın⁹ dediği gibi; “insan sadece yaptıklarından değil, sessiz kaldıklarından da sorumludur.”
Sen! Her daim “kabul ede ede”, sadece ekonomik olarak değil; ahlaken, fikren ve ruhen de yoksullaşırken; kendi topraklarında kendini bir yabancı, bir sığıntı gibi hissetmiyor musun?
Nazım Hikmet¹⁰ diyor ki: “Bir yara açıldığında hücreler onu kapatmak için bir araya gelir. Bunu yapmazlarsa vücut ölür. Bir yara var ve bizim bir araya gelmemiz gerekiyor.” Yani, “sistem böyle, ben mi kurtaracağım?” gibi bahanelerle çürümenin bir parçası değil, “ben” değil “biz” olmak, o sabrı öfke yerine bir iradeye dönüştürmek mesela yanlışa “yanlış”, hırsıza “hırsız”, arsıza “arsız” diyebilmelidir insan…
Rousseau¹¹, “özgürlük, insanın istediğini yapabilmesi değil; istemediği şeyi yapmak zorunda kalmamasıdır” der. Bilmelisiniz ki; susan, sabreden hatta efkârlanan ama haysiyetine dokunduğunda oyunun figüranı olmayı reddedenlerin sesi bu bozkırlardan her daim çıkmıştır: Yeter! İşte Atatürk, “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar” diyerek her vatandaşın kendi ülkesinin ve geleceğinin gerçek kurtarıcısı olabileceğini göstermiştir.
Neticeten, sahnedeki oyuncular değişse de oyunun hep aynı olduğunu unutmamalıyız. Bu nedenle gerek siyasetin ve medyanın sahte gündemlerine ve kamplaşmalarına; ve gerekse mutfaktaki yangına, adaletsizliğe ve sokaktaki güvensizliğe “Yeter!” diyebilmek de, seyirci ayağa kalktığında o oyuna “Bitti!” diyebilmek de mümkündür.
Gazeteci Ahmet Zorlu’nun ifadesiyle; Kemal Tahir bugünleri görseydi “Ankara, bozkırın ortasında fırıldak gibi dönenlerin yaşadığı bir sirktir…” der miydi gerçekten bilmiyoruz ama “oyun” bizim hayatımız pahasına oynanıyorsa, o cambazları neden hâlâ izliyoruz ki?
*
“Dünyada gerçeği konuşmak kadar zor, yalakalık yapmak kadar kolay bir şey yoktur.” – Dostoyevski
DİPNOTLAR
¹ Cihan Dura: İktisat profesörü ve yazar.
² Kemal Tahir (1910-1973): Türk edebiyatının usta romancısı ve düşünürü. Eserlerinde resmi tarih tezlerini, köylülüğü ve Batılılaşmayı özgün bir dille eleştirmiştir.
³ Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956): Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin sembol isimlerinden, “35 Yaş” şiiriyle tanınan şair ve yazar.
⁴ Arthur Schopenhauer (1788-1860): Hayatın anlamı ve insan iradesi üzerine odaklanan, kötümserlik felsefesiyle tanınan Alman filozof.
⁵ Aristoteles (MÖ 384-322): Antik Yunan felsefesinin önemli isimlerinden, mantık, siyaset ve etik bilimlerinin kurucusu filozof.
⁶ Ahmet Zorlu: Çağdaş gazeteci ve yazar.
⁷ Fyodor Dostoyevski (1821-1881): İnsan psikolojisinin derinliklerini ve toplumsal çelişkileri işleyen Rus romancı.
⁸ Platon / Eflatun (MÖ 427-347): Felsefe tarihinin öncülerinden, ideal devlet ve toplum düzeni üzerine çalışan Antik Yunan filozofu.
⁹ Jean-Paul Sartre (1905-1980): Varoluşçuluk felsefesinin öncüsü, özgürlük ve bireysel sorumluluk üzerine odaklanan Fransız yazar ve filozof.
¹⁰ Nâzım Hikmet (1902-1963): Türk edebiyatının toplumcu-gerçekçi akımın öncüsü şair ve oyun yazarı.
¹¹ Jean-Jacques Rousseau (1712-1778): Fransız İhtilali’ni fikri altyapısıyla etkileyen, toplumsal sözleşme ve özgürlük üzerine çalışan İsviçreli düşünür.
