Kurt Ziemke: İtirafçı Tanık
Geçmişten Günümüze
Suat Umutlu
26 Mayıs 2026
”Beni ilgilendiren, bir insan olmak.”
Albert Camus
Değerli okurlar,
Sıradan bir tarih yazısı olmasa da; suç mahallinde ifadeleriyle bir itirafçı, sömürge ruhlu birkaç suçlu ve asırlardır aldatılan bir toplumun sayısız mağduru arasındaki “giz” perdesini aralamak istedim. Amacım, emperyal Diji-Çağ’ın adeta esiri haline gelen “uyuyan” zihinlere “Yeter!” dedirtebilmek zımnında, geçmişten günümüze bir yolculuğa çıkmaktır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’nda çökmesi ve Anadolu’da Batı sömürgeciliğine karşı verilen “askeri ve siyasi” mücadele sonunda Cumhuriyet’in kurulması, emperyalist güçleri derinden tedirgin etmiştir. Zira Atatürk’ün ideolojisi olan Kemalizm’in İslam ve Doğu toplumlarınca örnek alınma ihtimali, Batı’da “İmparatorluklarımız çöker” korkusu yaratmıştı. Bu korku karşısında tüm plan ve stratejiler içindeki en kolay yolu buldular: Kemalist Cumhuriyet’in hem din düşmanı hem de Kürt düşmanı olduğu yaftasıyla halkı kışkırtmak…
Bu meyanda, Ankara’daki yeni hükümeti zayıflatmak için muhafazakâr Türk ve Kürt nüfusun “dini hassasiyetleri” kullanılarak iç isyanlar çıkartmayı bir “yol” olarak gördüler; Şeyh Said İsyanı gibi… Musul elimizden çıkarken biz içeride bu karışıklıklarla uğraşıyorduk. Zaten İngilizler de Musul’daki hedeflerine ulaşmak için isyancılara el altından destek veriyordu.
Elbette Atatürk tüm bunların farkındaydı ve laiklik ilkesinin dinsizlik olmadığını halka her fırsatta anlatmaya çalışıyordu: “Laik hükümet kavramından dinsizlik manası çıkarmaya çalışan fesatçılara fırsat vermeyiniz. Bizi yanlış yola sevk eden soysuzlar, bilirsiniz ki çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldatagelmişlerdir.” diyordu.
İşte, Cumhuriyet’in kurulduğu o kritik dönemde Almanya’nın İzmir Genel Konsolosu olarak gelen; ülkemizi, rejimi, toplumsal hareketleri ve siyasi sancıları yerinde gözlemleyen bir isimden bahsediyoruz. Batı emperyalizminin bölgedeki ajanlık faaliyetlerini, Musul meselesi dahil gizli operasyonlarını, Kürt aşiretleri ile dini yapıların Ankara’ya karşı nasıl kışkırtıldığını yakından takip ederek raporlaştıran ve 1930 yılında “Yeni Türkiye: Siyasi Gelişim 1914-1929″ adlı kitabını yayımlayan bu diplomat, sıradan bir yabancı değildir. O, çöken bir imparatorluktan anti-emperyalist bir cumhuriyet çıkaran Mustafa Kemal’in ve Kemalizm’in anatomisini sömürgeci güçlerin gözüyle analiz eden, yani “Türkiye’nin kodlarını çözen ve sömürgeci aklın sırlarını itiraf eden bir tanık”tır: Alman Kurt Ziemke…
Ziemke, 1920’lerin Türkiye’sine bakarak, Kemalizm’i bertaraf edebilmenin tek yolunun onun dinsizlik olduğunu yaymaktan geçtiğini açıkça yazar. İnanç ve kimlik kavgalarıyla sahte düşmanlar yaratıp, iç çekişmelerle bağımsızlık iradelerini yok etmeyi hedeflerler. Buradan anlıyoruz ki, “Dinsiz Mustafa Kemal” veya “Din düşmanı Cumhuriyet” algısı tamamen sömürgeci devletlerin laboratuvarlarında üretilmiş “siyasi bir operasyon”dur. Temel amaç, Türkiye’yi içeriden bölerken, mazlum milletlere ilham olmasını da engellemekti.
Bu noktada, dünyada emperyalizme karşı verilen diğer mücadelelere de bakmak önemli diye düşünüyorum.
Hindistan’da, “Sivil İtaatsizlik” ve “Tuz Yürüyüşü” gibi barışçıl ama ekonomik yöntemlerle bağımsızlık meşalesini yakan Mahatma Gandhi;
Mısır’da, “Pan-Arabizm” ve Arap milliyetçiliği hareketini başlatan, Süveyş Kanalı’nı millileştirerek Üçüncü Dünya ülkelerine liderlik eden Cemal Abdünnasır;
Küba’da, eğitim ve sağlıkta tam bağımsız bir model inşa ederek Latin Amerika’daki Amerikan karşıtı direnişlerin ilham kaynağı olan Fidel Castro;
Cezayir’de, milyonlarca şehit verse de tarihin en kanlı bağımsızlık savaşıyla Afrika’daki Fransız sömürgeciliğine en ağır darbeyi vuran Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) ve Mali, Nijer, Burkina Faso gibi son yıllarda Fransız askeri varlığını ülkelerinden kovarak “ikinci bağımsızlık” süreçlerini başlatan Batı Afrika ülkeleri…
Ve nihayet, sadece toprağın koparılmadığı, adeta “Sömürgeciliğin Laboratuvarı” haline getirilen Ortadoğu… Batı’nın çıkarı için kendi halkına zulmeden diktatörlerin eliyle bu coğrafyada tam bir “Lider Erozyonu” yaşandı. Bir taraftan Batı’nın petrol ve gaz çıkarlarına hizmet eden diktatörler desteklenirken, diğer taraftan “Demokrasi getireceğiz” vaadiyle Irak, Suriye, Libya gibi ülkeler paramparça edildi. Bu ülke insanları ne zaman bir lidere, bir devrime veya bir kurtuluş hareketine güvense, o yapıların sonradan Batı’nın kuklası çıkması derin bir “liderlik krizi” doğurdu. Halkta oluşan “Kim gelirse gelsin, bir şey değişmeyecek” inancı, insanları sadece “hayatta kalabilmek” için birbirini sömürdüğü bir kapana kıstırdı. Adalet ve ahlak duygusu kaybolunca yerini “gemisini kurtaran kaptan” oportünizmine bıraktı. Her şeyi kanıksamaya, duyarsızlaşmaya başlayan ve bencilleşen kitleler zihnen de teslim oldu.
Değerli okurlar,
Eski sömürgecilik toprağı alırdı; yeni sömürgecilik algıyı ve iradeyi alıyor. İnsanlara sosyal medya ve dijital kültür aracılığıyla şu felsefe tekrarlanıyor:
“Sen acizsin, senin ülken ve kültürün geri kafalı, Batı her zaman üstündür, buradaki adaletsizliği değiştiremezsin; o yüzden sadece kendi konforuna bak.” Yani sömürgecinin artık oralara asker göndermesine gerek kalmıyor; toplum, kendi kendini sömürülmeye hazır hale getiriyor. Bu durum, sömürgeci aklın psikolojik savaşının en büyük başarısıdır. Sosyolojide buna “Öğrenilmiş Çaresizlik” diyorlar; oysa bunun gerçek adı, insanın insanlığından uzaklaşmasıdır.
2026 yılı dünyası; küresel enerji, gıda ve su krizleriyle, yapay zekâ ve yüksek teknoloji rekabetiyle tam bir kırılma noktasıdır. Sömürgecilik artık evrilerek IMF ve Dünya Bankası gibi finansal yapılarla, teknoloji tekelleriyle, sosyal medyayla ve küresel kültür dayatmalarıyla devam ediyor. Dolayısıyla bir ülkenin geleceğe dair temel stratejisi, “Ekonomik ve Teknolojik Tam Bağımsızlık” olmak zorundadır. Bir asır önce “kapitülasyonlar” neyse, bugün yüksek teknoloji, yazılım ve savunma sanayiinde dışa bağımlılık odur. Üretemeyen ülke, her daim sömürülmeye mahkûmdur.
”Dünya halen aynıydı. Halen coğrafyalara kaos hakimdi. Her yerde savaş, her yerde ölüm nidaları, tehditler, yas ve ağıtlar yükseliyordu. İnsan her şeyi öğreniyordu ama bir tek barış içinde yaşamayı öğrenemiyordu.” – Tolga Gökçen
Değerli okurlar,
Türkiye, coğrafyası gereği ne Batı’ya bağlanıp köle olabilir ne de Doğu’nun uydusu haline gelebilir. Ekonomik dalgalanmalar, yüksek enflasyon, sığınmacı sorununun getirdiği sosyolojik riskler ve toplumsal kutuplaşma gibi zaaflarımız yabancı odaklarca adeta haritalandırıldığı için bugün ekonomide ve siyasette o kronik tıkanıklığı yaşıyoruz. Siyasetçilerin kendi ikballeri için toplumu gerdiği; zihnen yorulan ve birbirine düşen bir toplum, puslu havayı ve zayıfı seven sömürgeci zihniyet için arayıp da bulamadığı bir “av”dır.
Ziemke’nin de bir asır önce yazdığı gibi, onların temel amacı bir toplumu inanç, mezhep veya etnik köken üzerinden bölmektir. Ancak unutulmamalıdır ki, Kurtuluş Savaşı döneminde de ekonomimiz batık, İstanbul işgal altındaydı. Anadolu toprakları isyanlarla karışmış, insanımız yoksullukla kıvranıyordu. İşte o mutsuz ve umutsuz insanlar, “Başka çaremiz yok, ayağa kalkacağız” diyerek birbirlerine tutundular ve o karanlıktan çıkış yolunu buldular. Bu nedenle toplumsal birlik ve tarihin doğru bilinmesi hayati bir esastır.
Unutulmaması gereken asıl husus; sömürü düzeninin ancak sömürülenin rızasıyla ya da cehaletiyle sürdürülebildiğidir. İçeride “O din düşmanı, bu vatan haini, öbürü gerici” diyerek birbirimizle dövüşürken o arkadaki “sömürü çarkını” fark edemeyen bir toplum, kendisini köleleştiren zincirleri “özgürlük” zannedebilir. Bu sinsi planı “Yeter!” diyerek bozmak, askeri bir zaferden çok daha büyük bir zihniyet devrimidir.
Değerli okurlar,
Sömürgeci ruha karşı verilecek mücadele, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma” hedefinin içini devlet ve toplum olarak somut adımlarla doldurmakla mümkündür. Bu bağlamda; dogmalardan uzak, eleştirel düşünebilen nesiller yetiştirmek, adaleti mülkün temeli kılmak, liyakati esas almak, inanç veya ideolojiyi bir ayrışma değil zenginlik sayıp hukuken güvenceye almak ve insani değerleri korumak en büyük anti-emperyalist eylemdir. Aksi takdirde, biz içeride birbirimizin dindarlığını, milliyetçiliğini veya yaşam tarzını sorgularken; birilerinin limanlarımızı, madenlerimizi ve zihinlerimizi sömürmeye devam edeceği kuşkusuzdur.
Güçlerini toplumun sessizliğinden, kanıksamasından ve biat kültüründen alan sömürgeci ruh, metodunu değiştirir ama amacını asla değiştirmez.
Son sözümüzü söyleyelim: Önümüzde iki seçenek var. Ya onların tasarladığı o hayali “Yeni Türkiye” projesine teslim olacağız; ya da yaşadığı sıkıntılarla mutsuz ve huzursuz olsa da, geleceksizlikle boğuşurken iç siyasetin zehirli diline bakıp sadece şikayet etmek yerine aklın, bilimin ve toplumsal huzurun inşa edileceğini bilenlerin “Gerçek Türkiye”sini hep birlikte ayağa kaldıracağız.
”Bu kirlenmiş dünyayı yaşanılır kılan nedir bilir misin?
‘Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyiler iyidir’ diyen Hacı Bektaş Veli’si,
‘Ne mutlu eğri zamanda doğru yerde durabilene’ diyen Pir Sultan Abdal’ı,
‘Kötü insanların türküleri yoktur’ diyen Neşet Ertaş’ı,
‘Bütün aşklardan yücedir, insanın insanı sevmesi’ diyen Mahsuni’si,
‘Sana düşman, bana düşman, düşünen insana düşman, vatan ki bu insanların evidir, sevgilim onlar vatana düşman’ diyen Nazım’ı,
‘Çiçek gibi insanların kalbini kırdınız, bahçeleriniz bahar görmesin’ diyen Ahmed Arif’i,
‘Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir barıştır’ diyen Yaşar Kemal’i var.” – Alıntı
”Sağlığım nasıl olabilir… duygusal olarak bu kadar acı çekerken? Bu devirde duyguları olan birinin iyi olabilmesi mümkün mü?” diyor L. N. Tolstoy.
Unutmayın;
Tarihte kölelik düzenleri, kölelerin kırbaçtan daha güçlü olduğunu fark edip “Yeter!” dediği gün yıkılmıştır ve
sömürgecinin en çok korktuğu şey, toplumun “bilinçli, ahlaklı ve sorgulayan bireyleri” ve toplumsal dayanışma olunca hangi Türkiye’nin kazanacağını da teslimiyet ya da direnç belirleyecektir
Dipnotlar:
Kurt Ziemke (1888 – 1965)
Alman Hukukçu ve Diplomat: 1888 yılında doğan Ziemke, hukuk eğitimi aldıktan sonra Alman İmparatorluğu’nun dışişleri kadrolarında görev aldı. Özellikle Ortadoğu, Osmanlı coğrafyası ve İslam politikaları üzerine uzmanlaştı.
