Simbiyoz Siyaset: Tepedekiler, Aşağıdakiler ve Zihniyet İttifakı
Suat Umutlu / 19.08.2026
“İnsanlık bir okyanustur ve damlayan birkaç kirli damla onu asla kirlet(e)mez. Yeter ki insanlığa olan güvenimizi kaybetmeyelim.” – Buda
(Siddhartha Gautama)
*
“Toplumları, hak ettikleri insanlar yönetir” demiştik. İnsanlık tarihinin her döneminde; halkın gerek korku, menfaat gibi zafiyetlerini ve gerekse dinî ve millî hassasiyetlerini “tepe tepe” kullanarak iktidara gelenlerin güç sarhoşluğu içinde ahlâkî sınırlarıda yok ederek devlet yönettiğini; bu gücün gölgesinde çıkarlarını koruma çabasındaki milletin de tek başına yapmaya cesaret edemediği, vicdan azabı duyacağı şeyleri daha rahat yaptığı ve suçluluk duygusunuda kaybettiği bir ortamı düşündüğümüzde; artık aklını kullan(a)mayan, vicdanlarını susturan ama körü körüne o güce tapan
aşağıdakilerin hem iktidara getirip hem de el üstünde tuttuğu tepedekilerle olan
“güç ve biat” ilişkisinde hayat ortaklığı ile baş başayız demektir.
Elbette bu durum halkın desteğini almış mesela Roma’nın güçlü imparatorları için hatta Machiavelli’nin “Prens” adlı eserinde; işlediği suçlara ve ihanetlere rağmen amacına ulaşmak için her yolun mübah olduğunu savunan, halkın gözünde büyük bir lider olarak parlatılıp siyasetin simgesi haline getirilen Cesare Borgia gibi popülist demagoglar için de geçerlidir, zira insanların her daim görünüşe ve elde edilen sonuca baktıklarını ve sayısal çoğunlukta olduklarını her daim biliyorlardı.
Siyasi ve toplumsal bağlamda baktığımızda; arkasında kitle olmadığında gücünü ve meşruiyetini kaybedecek bir liderin ve o gücün sağladığı ayrıcalık şemsiyesi olmadan da hayata tutunamayacak olan bir kitlenin varlığı zehirli bir döngü olsa da hatta biyolojide “Mutualizm” denilen ve tıpkı bir arının bal yapmak için çiçeğe konması gibi iç içe geçmiş “zorunlu” bir uyumla birbirlerini besleyip mutlu olsalar da, onların her türlü kirliliklerini örten şeyin salt iktidarın gücünün değil, o gücü yaratan, koruyan ve ondan doğrudan ya da dolaylı olarak çıkar sağlayan aşağıdakilerin zihniyeti olduğunda hiç kuşku yoktur.
Düşünmek ve sorgulamak için hukukçu, yazar Atilla Sezener’in, emekli olan bir rahibin veda konuşmasına dair bir alıntısıyla devam edelim; “Yıllar önce kiliseye günah çıkarmaya gelen ilk kişi; komşusunun televizyonunu çalan, anasının sakladığı paraları kumarda kaybeden, patronunun parasını çalıp karısıyla yatan, uyuşturucu işine girip gençleri zehirleyen, sokaklarda çıplak gezmek dahil kanuna ve ahlaka aykırı ne varsa her türlü suçu işleyen, dünyada eşi görülmeyecek dehşet verici bir sapıktı ve onu şok geçirerek dinledim. Çok şaşırdım ve ‘Tanrım dünyada daha kötü biri olabilir mi’ diye düşündüm hatta talihsiz bir yere geldiğime bile inandım. Ama günah çıkarmaya gelenlerin iyi niyeti ve samimi pişmanlıkları beni buraya bağladı.”
İşte tam bu anda o şehirde yetişmiş davetli bir kişi, önünde arkasında koruma ordusuyla salona girdiğinde herkes ayağa kalkar. O zat-ı muhterem alkışlar ve “Allah seni başımızdan eksik etmesin. Sen olmasan biz ne yapardık. Sen peygamber kadar büyüksün. Yaşa Varol” sesleri arasında kürsüye gelir ve der ki: “Sevgili hemşerilerim, devlet işlerinin yoğunluğundan bu müstesna toplantıya geç kaldığım için bağışlayın. Biliyor musunuz, bu sevgili din adamı kentimize ilk geldiğinde günah çıkarmak için kiliseye ilk ben gitmiştim.”
Biliyorsunuz ki, Devlet; halkının sağlık, eğitim ve barınma imkanlarını sağlamakla yükümlü olsa da elbette çözümlen(e)meyen sorunlarımız var ama adına ister insanî isterseniz evrensel deyin gazeteci yazar Ahmet Zorlu’: “Değerler karmaşası yaşıyoruz. Artık solcumuz solcu gibi, milliyetçimiz milliyetçi gibi, dindarımız dindar gibi, muhafazakârlarımız muhafazakâr gibi değil. Onlar kılık değiştirdiler ve inandıklarını değil, kendilerine dikte ettirileni dayatmaya, ülkenin geleceği yerine, mevcudu ayakta tutmak adına kendilerine bağladıkları kitleleri de oyalamaya başladılar” diyor.
Araştırmacı yazar Kenan Özek de: “Dindarlık, demokratlık, Atatürkçülük, milliyetçilik gibi kavramların siyasette ve ticarette kullanılması sonucunda insanlıkla ilgili hiçbir değerin; ölçü, tanım, yargı, hak, hukuk, adalet kavramının öneminin kalmadı” diyerek ekliyor.
“Eskiden manzaralı noktalardan güneşin batışını seyrederdik, şimdi kaygı ve korku içinde, geleceğin endişelerini yüklenip, seçtiklerimizin eliyle ve oyuyla ülkenin batışını seyrederken ‘Yeter!’ diyecek sağduyunun sesinin çıkmaması düşündürücü” diyor Zorlu. Bu durumda “insanlık; ‘sahip olmak’tan ‘olmak’ aşamasına geç(e)medikçe, hayatta, sanatta vs. sahtekârlıktan kurtul(a)mayacağımızı idrak etmek önemlidir” diyen araştırmacı yazar Mustafa Pala haksız sayıl(a)maz.
Felsefeci Prof. Dr. Hüseyin Sarıoğlu da ‘Akademik Akıl’ sitesindeki makalesinde diyor ki: “Modern çağın hayatımıza getirdiği hızlı dönüşüm ve karmaşa yüzünden sürekli karar alma baskısıyla karşı karşıyayız ve her aksaklıkta, her ahlâkî yol ayrımında ya sessiz kalıp sorunun bir parçası ya da varoluşun hakkını vermeyi amaçlayan sorumluluk bilinciyle çözüm ortağı olmak zorundayız.
Kim ve nerede, hangi kurum ve konumda olursak olalım; bizi karanlıktan kurtarıp ortak aklın ve erdemli toplumun kurucu ortağı yapacak olan şeyin evvelemirde hikmetle görmek, iffetle arınmak, şecaatle durmak ve adaletle yürümek suretiyle vakur ve kıvamlı bir duruş olduğunu da bilmeliyiz.
Yeter ki, sorunlarımızla yüzleşerek gerçeği kabul edebilme cesaretini gösterebilelim, doğru kararı zamanında uygulayabilelim ve bu kararın arkasında da dirayetle durabilelim.”
Hannah Arendt haklı olarak, “Totaliter sistemlerde, şefin yalan söylediğini yönetici olsun olmasın herkes bilir ama şef kaybederse hepsi kaybedeceğinden susarlar. Zira, asıl mesele şefin yanılmazlığı değil yenilmezliğidir ve buna olan inanç biterse totalitarizmin hayal dünyası da bir anda çöker” derken Zorlu da son noktayı koyuyor: “Milliyetçilik; vatanın bir çakıl taşı için ölmeyi gerektirir. Ülkenin başka ülkelerden, milletin başka milletlerden bir adım önde olması için çaba vermeyi gerektirir.”
Bu nedenle, ‘Körler sağırlar birbirini ağırlar’ misali herkesin hak ettiği tiyatroda başrolü oynamaya devam ettiği, tepedekilerin ve aşağıdakilerin zihniyet ittifakı ile her daim mesut, mutlu, bahtiyar olmayı gani gani sürdürdüğü bu çıkar ortaklığını sonlandırmanın yolu “değer olarak gördüğümüz ne varsa, hatta inanç ve itikadımızı da bir kez daha gözden geçirmeye bağlıdır” diyor Zorlu…
Son peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), haksızlığa karşı duyarsız kalanları, adaletsizliğe göz yumanları şiddetle eleştirirken susmanın zulme ortak olmak anlamına geldiğini de belirtmiştir.
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan mıdır?
Ne dersiniz?
*
“İnsaf! Nasıl öfkelenmem düşündükçe memleketimi? Çırpınıyor ayakları altında, bir avuç hergelenin…” – Nazım Hikmet
Suat Umutlu
Çivril, 19.08.2026
Not: Simbiyoz; Yunancadaki syn (birlikte) ve bios (yaşam) kelimelerinden türetilmiş olup iki farklı türün veya yapının varlıklarını sürdürmek için karşılıklı bağımlılığı ifade eden, siyaset bilimi ve sosyolojide güç ve kitle ilişkisini açıklamak için kullanılan bir kavram.







