BİR DURUŞ, BİR KURUŞ
Suat Umutlu / 26.08.2026
“Ağaç kökünden, insan duruşundan belli olur, pusulası menfaat olanın yönü hep rüzgârdır.”
*
İnsanoğlunun gerek dili, dini, ırkı gibi kökleriyle şekillenen karakteri ve gerekse aile, çevre, okul vs. etkisiyle kazandığı insanî ve evrensel ilke ve değerlerle gelişen kişiliğiyle hayatın içinde söz ve davranışlarıyla sergilediği duruşu onu ya dik tutar, onurlu ve huzurlu kılar ya da ömrü kararsızlıklar içinde geçip gider…
İşte, ‘insan, hayat, dün, bugün ve gelecek’ anlayışı noktasında evvelemirde bir yaşam tarzı, bir düşüncesi, siyahı ve beyazıyla hayata dair bir bakış açısı olmalı insanın…
Mesela, ne ayçiçeği gibi güneşe karşı, ne de menfaate ve rüzgâra göre yön değiştirmemeli; davranışları taklit, düşünceleri satılık, değerleri emanet olmamalı ki yol arkadaşlarını
kolayca satmamalı ve de dün akım dediğine bugün… dememelidir…
Velhasılı kelam her şey, “nev-i şahsına münhasır olmalı…
Adamlık cinsiyet meselesi değil, haysiyet meselesi diyorsa Gandhi gibi ‘Haksızlığa yönelip bütün insanların peşinden gelmesi yerine adaletli olup yalnız kalmak daha iyi” diyebilmelidir de…
Kısaca, “İlkeli olmak ve duruş önemli; adalet, dürüstlük, eşitlik, doğruluk, özgürlük, iyilik ve kötülük gibi değer ve ilkeler bir nevi pusula olup davranışları geliştirirken; özgürlük ‘haklara saygı göstermek’, sadakat ‘yarı yolda bırakmamak’, aldatmamak “, saygı ise insanlara ‘nezaketle yaklaşmak”‘ olmalı ve çıkarlara ters düşüldüğünde de taviz verilmemelidir. Eğer, ilkelerin hiçe sayıldığı, ilişkilerin çıkar üzerine kurulduğu dönemlerde değerleri anlaşılıyor ve ilkeli insanlara özlem artıyorsa bu düşündürücü ve sorgulamayı gerektirir.
Elbette; herkes eşit, dürüst ve adil bir dünyayı hak ediyor ve ‘durum’ ne olursa olsun belirli bir ‘duruş’ gösterebilmek bir erdem ama önemli olan bağnazlık derecesine getirmemek, sağduyu ile hareket edebilmek; değişim ve iyileşmenin ancak ilkeleri savunanların desteklenmesiyle gerçekleşebileceğini unutmamaktır.”²
İnsanoğlunun hayatını tamamen maddiyat, menfaat ve görünürlük üzerine kurduğu; fikirlerini, hatta dostluklarını rüzgarın gücüne göre şekillendirdiği hatta cebindeki kuruşun büyüklüğüne göre adamdan sayıldığı günümüzde ‘kuruş mu yoksa duruş mu?’ diyebileceğimiz ‘değerler erozyonu’ ile karşı karşıyayız.
Öyle ki, bir zamanlar mahallede bir namus, esnafta bir itibar aranırken artık menfaat uğruna karakterinden, yani “duruşundan” taviz verenlerin sayısı artarken; ‘Ben buradayım ve doğrumun arkasındayım’ diyen, yalnız kalmayı göze alanlarıyla adeta matematiksel bir sorunumuz olduğuna, kuruş harcanır, biter, yeniden kazanılır ama bozulmuş bir duruşun karşılığı yok iken bu duruma nasıl gelmiş olabiliriz?
Acaba! Ömer Hayyam’a göre doğduğu günü hatırlamadan yaşayan; öleceği günü bilmeden ölümü bekleyen ve çoğu zaman, neden geldiğini anlayamadan ömrünü tamamlayan insanoğlu eğer
Martin Heidegger’in ifadesiyle çoğu zaman kendi hayatı yerine ne giyeceğini, neye güleceğini, neyi beğeneceğini, hatta nasıl düşünmesi gerektiğini bile belirleyen “Herkes” denilen kalabalığın içinde sorgulamadan, menfaate bürünerek yaşarken “Neden geldim ve nereye gidiyorum?” diye sormuyor, “işte geldik, gidiyoruz” kabullenişiyle ömrünü tüketiyorsa, yani ‘elalemin içinde kaybolmak çaba istemiyor ama sorumluluk almak ve sorunları çözebilmek akıl ve vicdani emek gerektiriyor’ anlayışıyla kendi varlığına büyük bir haksızlık yapıyor sorumluluktan kaçıyorsa bunun adı
zihinsel tembellik değil midir?
Zaten Leonardo da Vinci de insanları sınıflara ayırmış: Görenler, gösterildiğinde görenler ve asla görmeyenler ki, bunlardan sadece ilki değerli olup, ikincisi menfaate, üçüncüsü ise ahmaklığa işaret ediyor.
İşte insanın kendisiyle kurduğu ilişki için İmam Gazâlî de: “İnsan, karakterinin mahkûmu olarak doğmaz. Nasıl ki beden çalıştırıldıkça güçleniyor, insanın ahlâkı ve nefsi de eğitim, tekrar ve mücadeleyle değişebiliyor ve bu davranışı zamanla karakter hâline geliyor…” demektedir. Gerçekten “başımızı kaldırdığımızda karşımızda ölçüsünü kavrayamadığımız bir evren, gözlerimizi içimize çevirdiğimizde de iyi ile kötüyü ayırt eden, ne yapmamız gerektiğini bize söyleyen ve yaptıklarımızı yargılayan bir vicdana sahibiz” diyen Immanuel Kant’a
katılmamak mümkün değildir. Zira dışımızda evrenin büyüklüğünü ve sonsuzluğunu hatırlıyor, içimizde de insan olmanın sorumluluğunu yükleyen ahlâkı taşıyoruz. Tıpkı Atatürk’ün dediği gibi: “Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etme, hiç kimseyi aldatma! Memleket için gerçek mafkure ne ise onu gör ve o yola git, zira herkes senin aleyhinde olacak, yolundan çevirmeye de çalışacaktır ki, Sen! Buna karşı koyacak ve arkanda seni dik tutacak bir kuvvet de aramayacaksın, arkanda yalnız Türk milleti olacak.”
Kısaca bilmelisin ki, insan olmanın iki seçeneği var: Ya elalemin peşinden giderek kuruşların, menfaatlerin ve sığlıkların arasında bir ömür tüketeceksin ya da hayatın çelişkilerini görüp kendi yolunu seçerek, içindeki vicdana sadık kalıp sabırla karakterini ve kişiliğini kuracaksın. Ancak, “bunun gerçekleşmesi için önce kendini tanımalı ve eksilerini ve artılarını bilmelisin. Bunun için sürekli düşünmeli ve ilim peşinde yürümelisin, yoksa hayatta başarılı olman asla mümkün değildir.”¹
Unutma! “İnsanın en büyük yanılgısı, hayatın her zaman bir fırsat daha vereceğini sanmaktır ki, kendinizle olan randevuya geç kalmayın.”³
Artık; Kuruşun duruşu ezdiği, kalabalığın bireyi adeta yuttuğu bu dünyada; sen de
“insan olmak kuruş ile değil duruş ile ölçülür” diyorsan; “Ben mal ve mülk düşkünü değilim. Benim için mühim olan, Türk milletinin şeref ve haysiyetle yaşamasıdır. Bu maksatla bütün varlığımı ortaya koydum, vazifenin bittiği yerde hayat biter” diyen Atatürk’e kulak vermelisin.
Nasıl mı?
Ömer Hayyam gibi “Neden geldim?” diye kendine sor; Leonardo Da Vinci gibi gör;
Martin Heidegger ile elalemden kurtul;
İmmanuel Kant’ın vicdanına kulak ver ve
“düşünce arzuyu, arzu niyeti, niyet davranışı, davranış ise karakteri doğurur” diyen İmam Gazâlî gibi zihninin ve nefsinin mimarı ol…
Ve, bu dünyadan göçerken arkanda bırakacağın tek şeyin sadece onurun ve rüzgar nereden eserse essin bozulmayan o dik duruşun olduğunu hatırla ve “kendi hayatımı neden yaşa(ya)mıyorum?” diye bir daha kendine sor…
Suat Umutlu
Çivril, 26.08.2026
Not: Makalelerinden ilham alınan Ömer Sabri Kurşun,Zeynep Türker ve Raziye Gökbudak’a teşekkürler.
DİPNOTLAR;
¹ Ömer Sabri Kurşun: Adana, 1949… Makina Mühendisi. Gazeteci, şair ve yazar. “Çınarın Söz Yaşları” adında bir şiir kitabı var ve “İçimdeki Yangın” adlı şiiri bestelenmiştir.
² Zeynep Türker: İzmit, 1972.
1994 ODTÜ Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık eğitimi. İş dünyasında sigortacılık sektörü…
³ Raziye Gökbudak: 1978 Denizli. Yazar. “Kendini Bul Küllerinden Doğ” adlı kitabı vardır.






