Av. Suat Umutlu
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. ​Akıl Tutulmasından Bilincin İflâsına

​Akıl Tutulmasından Bilincin İflâsına

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

​Akıl Tutulmasından Bilincin İflâsına

​Suat Umutlu

10.07.2026

​”En acınası kölelik, özgür olduğunu sandığı halde bilinci zincirlenmiş olan toplumların köleliğidir. Zira onlar uykuda olduklarını bile bilmezler.”

— Johann Wolfgang von Goethe

*

Nefes aldığı havaya, içtiği suya, kendini besleyen toprağa verdiği zarar yetmezmiş gibi egosu ve bitmeyen hırsıyla gücünü ve zekasını birbirini yok etmeye harcayan; geleceğin teminatı nesillere sevgi yerine korkuyu, düşünmeyi değil tüketmeyi öğreterek kolayca yönetilebilen boş zihinler yaratan; her daim fedakarlık, biat ve taviz isteyen sistemlerin esiri olmaya alışarak normalleştiren insanoğlunun karşı karşıya olduğu en büyük tehlike maalesef ne teknoloji ne de doğanın öfkesi değil bizzat “insanlık” olduğunu söylemek mümkün diye düşünüyorum.

Zira bir ülkede yöneticiler bilge, bilgeler de yönetici değilse; ortaya çıkan güç ortamında sorumluluk duygusu yerini düzenbazlığa, tevazu da egolara bırakmışsa bilinmelidir ki ahlâksızlar saygınlık, namuslular da çakıl taşı muamelesi görüyorlardır. Artık kendi fiilleri üzerine düşünmeyi bırakan, kolektif bilinci iflas eden her toplum için yıkım kaçınılmazdır ve o muktedirlerin oyuncağı olmaları da kesindir. 

Derler ki, dünya; ​kötülük yapanlar yüzünden değil, hiçbir şey yapmayıp izleyenler yüzünden tehlikeli bir yere dönüşür. Gerçekten bu akıl tutulmasının bir sonucudur ve böyle bir zihniyetin yarattığı toplumsal çürümede mantığı zorlayan “Yok artık, bu kadar da olmaz” denilen gerçeklerle karşılaşıldığı gibi cehaletin ve algının kıskacında bilinci körelen, ruhu sıkışan zayıf karakterli insanların şarlatanların peşinden gitmesi de şaşırtıcı ol(a)maz.

Adeta bir yok oluşa sürükleyen böyle bir ahvalde ne hayıflanmalı ne de gülüp geçilmelidir. Yeter ki, bu derin uykudan kurtulmanın tek yolunun, en büyük başkaldırının etik bir bilinç olduğunu bilelim. Tıpkı ne zaman güneşten yoksun kaldığımızda önce ürperiyor, üşüyor daha sonra hasta olduğumuzda benliğimizin usul usul yok olduğunu, iskeletimizin çöktüğünü hatta gören gözlerimizin görmez olduğu gibi bu topraklarda ay-yıldızlı bayrağın, bağımsızlığın değerini bilmez hatta kendi değerlerimize düşman kalırsak özgürlüğü değil esareti yaşarız… 

Bakınız! Emperyalist güçlerin yazdığı ve taşeronları ile uygulamaya soktuğu güya “Batıcı!” kültür tuzağına düşen bir toplum, kendi kültüründen, tarihinden ve kimliğinden kopartılmışsa en kolay yem olur ki, bu küresel zihniyeti unutup çözümü yanlış yerlerde aradığımız sürece ne güvenli bir evimiz, ne mülkümüz, ne de “mavi vatanımız” hatta özgürce yaşayabileceğimiz bir dinimiz kalır. Bugün içmek için uzandığımız suda bile düşman çizmesini görür hale gelmişsek ortada bir kimlik ve varoluş sorunu var demektir ki, ne emperyalizmin piyonu olmak ne de Ortadoğu’nun karanlık dehlizlerinde kaybolmak zorunda değiliz.

Yıl 1928… Mısır’da El-Ahram gazetesinin, “O, bir yıldız gibi doğdu ve gözlerdeki perdeleri yırttı; zifiri karanlıklar içindeki ulusuna kurtuluş yolunu açtığı gibi Doğu’yu gaflet uykusundan uyandırdı ve onlara özgürlük ve bağımsızlık yolunu gösterdi” dediği kişi; “varoluş” mücadelesi veren milletlere “Kaderiniz kölelik değil, uyanın!” diyerek sadece askeri bir zaferi değil, bir ulusun aklını, onurunu ve iradesini yeniden kuşandıran “etik bilincin” sahibi; insanlık tarihinin gördüğü en ileri görüşlü, en milliyetçi, en zeki, en uygar lideri Gazi Mustafa Kemal’di…

Tıpkı güneşsiz bir dünyada yaşayamayacağımız gibi, Atatürk ilkelerinden yoksun bir dünyada Türk ulusu olarak varlığımızı sürdüremeyiz. Zira ona sırtımızı dönersek bizi bekleyen şey sadece bir akıl tutulması değil bir güneş tutulması olacağı kesindir.

Peki, dünyaya örnek olan ve gıptayla bakılan o yolun neresindeyiz?

​Atatürk’ün ölümünden sonra, pusuda bekleyen düşmanların sanki birer melek! edasıyla ülkemize girip siyasetten ekonomiye, istihbarattan silahlı kuvvetlere, dinden eğitime kadar kuşattığı bu ahval ve şerait de elbette basiretsiz yöneticilerin suçu var ama unutulan bir şey daha var: Türk’ü öldürmeden Atatürk’ü; Atatürk’ü öldürmeden de Türk’ü öldüremezler! Biliyoruz ki, bu ulusun genetik kodlarına işlenmiş bağımsızlık karakterinin, aklın ve bilimin adıdır Atatürk…

Neticeten; Bilgi ve yeteneğin etik bir pusulaya sahip olmaması ya da zihinlerin masalla, eğlenceyle adeta uyutularak köleleştirilmesi elbette bir felakete dönüşebilir ama daha tehlikeli ve acınası olan bunun farkında ol(a)mamaktır.

Grigory Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı eserini bilirsiniz. Finlandiya’nın modernleşme sürecinde lider Johan Wilhelm Snellman memurlara, din adamlarına ve özellikle aydınlara şöyle sesleniyor:

“​Halkın cahil, sefil ve ahlâksız kalmaları sizin utancınız ve suçunuzdur. Zira, halkın beyni olarak onların aklını ve vicdanını uyandırmakla sorumluydunuz.”

Sosyolog Niyazi Berkes, bu tarihsel sorumluluğun bizde tabandan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya bürokrasi eliyle gerçekleştiğini, zira Türk devrimleri; halkın kültüründen kopuk topluma yabancılaşan adeta “devlet memuru” diyebileceğimiz aydınlar sınıfı yarattığından halka öncülük edecek fikirler ortaya koyamadıklarını belirtirken, kurtuluşun yolunu; Batı taklitçiliği yada geçmişe sığınmakta değil, aydınların halkla buluşmasında ve toplumun kendi öz gücünü akıl ve adaletle harekete geçirmesinde görmektedir.

Unutulmamalıdır ki; Tarih, karanlığa karşı bilincin meşalesini yakanların zaferini yazar…

​”Çıkarın her şey olduğu yerde “etik” sadece bir maskedir.” — Immanuel Kant

Suat Umutlu / Çivril, 10.07.2026

Not: Katkıları için Kenan Özek’e ve Paloetos’a teşekkürler.

​Akıl Tutulmasından Bilincin İflâsına
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.