0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

NETİCETEN!

NETİCETEN!
Suat Umutlu / 03.09.2026

“İnsanın hayatı, düşüncelerinin rengini alır. İyi bir insanın nasıl olması gerektiği konusunda daha fazla tartışma yeter; artık iyi bir insan ol.”
— Marcus Aurelius

*
​Stratejik ve jeopolitik konumu itibariyle kırılgan ama potansiyeli yüksek bir ülkede yaşıyorsanız, insanlığın kaderi ve kederi olan meselelerin mevcut durum ve olması gereken noktasında ele alınması hayatî önemdedir diye düşünüyorum.

Özellikle; az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde ekonomik ve sosyal krizlerin yarattığı toplumsal huzursuzluk yanında, çatışmacı ve çıkara dayalı tıkanan sistemin de varlık sebebi
maalesef sorumluluğu tamamen siyasetçilere yükleyen toplumsal refleksin hâkimiyeti olmasıdır ki, “yarın” geç olabilir denilen kritik bir eşik söz konusu olduğunda mevcut durum ile olması gereken “ideal” arasındaki mesafeyi ancak ferdiyle, aydınıyla ve idarecisiyle sorumluluk alıp aklın, liyakatin, adaletin ve insanî değerlerin rehberliğinde güvenli ve istikrarlı bir idari sistem kurarak kapatabilir, huzurun ve mutluluğun ülkenin her köşesine yayıldığı bir yaşam biçimi ortaya çıkarabilirsiniz.

Elbette, bir ülkenin kalkınmasında iç ve dış engeller olacaktır, yaşanan ekonomik sıkıntıların ve geleceğe dair belirsizliklerin yarattığı kaygı da büyük olabilir ama meseleleri omuzlayan aktif ve güçlü bir aidiyet bilinci hâkim olursa, herhangi bir mazeret yaratılmazsa “insan ve insanlık” değerleri yaşatılabilir. Gerçekten yaşamak istemek kolay, zor olan insan gibi yaşamaktır; bunun yolu ise kendi payına düşeni yapmaktan geçer.

Kısaca pusula, bireysel ve toplumsal tembelliğe son vererek sorumluluğu sadece idarecilere yıkmadan; kamusal alanda huzuru bozan çekişmelere, kutuplaştırıcı dile ve çıkar anlayışına dur diyebilmektir. Bu aynı zamanda devlet aklının milletin vicdanıyla bütünleştiği ideal bir düzen demektir.

Acaba!
​Bizdeki durum nedir?
Bugün Türkiye’nin ahval ve şeraitini doğru okuyabilirsek, günü kurtaran “inşallah-maşallah” temennileriyle ömür tüketmekten vazgeçilmesi ve meselelerin kökten ele alınması elzemdir. Zira, ekonomideki geçim derdinden adaletteki güven sarsılmasına, eğitimden sağlığa yaşanan aksaklıklara hatta geleceğe dair bir güvence hissedil(e)memesine kadar hayatın her alanındaki mevcut meseleler çözüm bekliyor.

Zaten yaşanan gerginliklerin ailedeki iletişimi zedelemesinin, geleneksel bağların zayıflamasının, bireyselleşmenin getirdiği yalnızlaşmanın;
Sokaktaki, okuldaki şiddet olaylarının artmasının, tahammülsüzlüğün ve öfke kültürünün tırmanmasının;
Trafikte, sosyal medyada veya kamusal alanda insan hayatına ve haklarına gösterilen saygının azalmasının sebebi sizce de ahlâk ile siyaset, bireysel sorumluluk ile toplumsal vicdan arasındaki bağın kopması değil midir?

Esas olan; mevcut durum ile olması gereken arasındaki çelişkiyi ve çözüm yolunu net ortaya koyabilmektir. Kuantum fizikçisi Niels David Bohr’un söylediği gibi, “Dar kafalılıktan bıktım” diyen bir akla ihtiyacımız var. Zira, Alman filozof Johann Gottlieb Fichte’nin ifadesiyle insanoğlu; dünyayı sadece seyreden değil, eylem yapan, irade gösteren ve kendisini etkinliği içerisinde gerçekleştiren bir varlık olduğuna göre
sıkıştığı labirentten çıkışında gereken güç ve yükümlülük de kendisindedir. Tıpkı Atatürk’ün dediği gibi “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır”, o halde tarihi birikimiyle, damarlarındaki o asil kanla bu millet tüm engelleri aşacak kudrettedir.

Unutmadan, Romalı Marcus Aurelius diyor ki, “Bir şeyin senin için imkânsız olduğunu düşünüyorsan, başka bir insanın bunu başarabileceğini de düşünme; insan için mümkün olan her şey senin için de mümkündür.”
Yoksa! Fransız filozof Simone De Beauvoir’ın dediği gibi: “Kurtuluşu bir başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yolu” olacaktır.

Peki, neler yapılabilir?
Bu konuda, Kilise tarafından yakılarak öldürülen Rönesans dönemi filozoflarından Giordano Bruno’nun belki de kulağımıza küpe olacak öğretilerinden
yararlanılabilir.

Evvelemirde meselenin değil, çözümün parçası olmak için kişi ve olayları akıl ve vicdan süzgecinden geçirmenin yanında başarının sırrının öğrenmek ve kendini güncellemekle mümkün olduğunu bilmek ve asla kararsız ve cesaretsiz olmamak gerekir. Bunun yolu ise hayata ve her şeye yeni bir bakış açısıyla yaklaşmak yani farklı olmaktır.

Mesela empati yapabilmeli, küçük düşürücü demagojiden uzak durabilmeli, yanlış yapıp hak yememelidir vb. ki, en önemlisi de “Nasıl olsa bir şey değişmez” diyerek kaderciliğe sığınılmamalıdır. Unutma! Atatürk, tüm olumsuzlara rağmen 1919’da Samsun’a çıkarken güvendiği tek gücü akıl, bilim, üretkenlik, dayanışma ve özgürlük inancı ve aşkıydı.

Önceki başbakanlarımızdan “Karaoğlan”
Bülent Ecevit’in de, el ele büyüttük sevgiyi, el ele sevdik dediği dünyadaki dayanışmayı ve adaleti maalesef yine el ele vererek yok ediyoruz. Neden?
Sanki “Vatan” denince sadece toprak parçasını, “Cumhuriyet” denince bir rejimi anlar gibiyiz. Oysa içinde bulunduğumuz durum ile olması gereken noktasında; 1919’un ruhuyla bu kavramların içini adalet, eğitim, kültür, emek ve özgürlüklerle doldurmamız gerekmez mi?

Belki, “BEN” Ne Yapabilirim? diyorsunuz ama “kıssadan hisse” bir anekdotla devam edelim;
İmparatorluğun birgün çökebileceği kaygısına kapılan Kanunî Sultan Süleyman, bunun koşullarını zamanın âlim ve bilgesi Yahya Efendi’ye sorduğunda aldığı cevap:
-Sultanım, eğer bir devlette zulüm yayılırsa, haksızlık yaygınlaşırsa, kuzuları kurtlar değil de çobanlar yerse, devletin hazinesi boşalırsa, yoksulların ve kimsesizlerin feryadı göklere yükselirse, halkın devlete olan güveni ve saygısı azalırsa, bütün bunları görüp işitenler de “neme lazım” derse çöküş başlamış demektir.

Acaba!
“Mevcut ahval ve şeraitimiz ile olması gereken mefkûre noktasında; mesuliyet alıp intibah ile atalete son vermenin, hemhâl olup 1919’un ruhuyla hikayemizi yeniden yazmanın mukadder olduğunu idrak etmenin vakti gelmiş midir?”(*)

İşte konunun hülasası…
Artık “BEN” Ne Yapabilirim? noktasında
kararını verebilirsin ki, kendi hikayeni yazdığında da “BİZ” oluruz.
Ne dersin?

​SUAT UMUTLU
ÇİVRİL, 03 EYLÜL 2026

Not;
(*) Konunun böyle bir özeti olsun istedim.
Sözün hülasası…
Ahval ve şerait: Durum, hâl, şartlar.
Mefkûre: Ulaşılmak istenen amaç, ideal.
Mesuliyet: Sorumluluk.
​İntibah: Uyanış.
Atalet: Eylemsizlik, tembellik hali.
Hemhâl: Aynı durumda olmak, paylaşmak, hâldaş.
Mukadderat: Alın yazısı, kader, kaçınılmaz olan.
İdrak: Anlamak, fark etmek

NETİCETEN!
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter


Giriş Yap

Haberveriyor ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.