NOSTALJİ: ​GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ!

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

NOSTALJİ: ​GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ!
Suat Umutlu
Çivril / 09.10.2026

“Yıllar sokağın kokusunu değiştirse de insanın insana olan ihtiyacını asla! Bu nedenle nereden geldiğini unutanlar, nereye gideceklerini de bilemezler.”
​*
Her türlü yokluğa rağmen ‘Biz’ diyerek mutlu olmayı başarabilen geçmişin insanlarından; DijiÇağ’ın zengin varlığına rağmen hayata bakış açısı ‘Ben’ olduğu için yalnızlaşan günümüzün insanlarına uzanan; saygının, sevginin, güvenin hâkim olduğu, zamanın yavaş fakat renkli ve hareketli geçtiği, vicdanımızın da en büyük yapay zeka olduğu,
“Dostluğun biz sevgisiyle
toplandık her an burada
Bu sevgi bağı kopmaz hiç
Dağılsak bir gün yurda” dediğimiz geçmişimize “Nostaljik” bir yolculuk: Öyle Bir Geçer Zaman Ki!…

Ama, fakat, lakin!
“Yıllar, sokağın kokusunu bile değiştirir” denilse de okuyanın azaldığı, okuduğunu anlamayanların çoğaldığı, emperyalizmin dayattıklarına alışan ve kanıksayan toplumdaki hafıza kaybı,açıkça insanın ve insanlığın kaybı olurken, insanın geçmişte yapamadıklarına değil de yaşadıklarına hasreti söz konusu ise
bunun adı olsa olsa :”Nereden Nereye!” diye sorgulayabileceğimiz “Gelecekten Geçmişe” uzanan ortak vicdanın arayışıdır.

İşte, o günlerdeki felsefe ve aklın, bugünün ve yarının inşasında gerçek anlamda “Geçmişten Geleceğe” bir pusula, bir umut reçetesi olabileceğini rahatlıkla söyleyebileceğimiz, ‘Bir varmış bir yokmuş, develer tellal, pireler berber iken’ diye başlayan ve bir masal gibi geçen çocukluğumuz, deli dolu gençliğimiz…

Henüz 6-7 yaşlarında başlayan İlkokul yıllarımızda tek derdimiz ders çalışmaktı hatta laf aramızda, okulda haftada bir verilen sütü içtik, kurabiyeyi birlikte tattık
Yokluk vardı, yamalı çorap da giydik ama siyah ‘bodiye’miz ve beyaz yakalı halimizle hepimiz eşittik; özellikle yıl sonu müsamerelerinde ise dergi kapaklarındaki yıldızlar gibi en şık kıyafetlerimizle etrafa neşe saçtık.

​Kendimize ait küçük dünyamızda bizi sımsıkı saran ailelerimiz, komşularımız ve akrabalarımız vardı.

O günlerde bir ıslıkla toplanıp sokakta oyun oynarken hiç rahatsız edilmezdik de; zira abilerimiz ablalarımız korur, anne ve babalarımız da meraklanmazdı.Hatta karnımız acıktığında komşuların börekleri, kekleri, limonatası yetiyordu aç kalmazdık.

Kısaca, henüz kirlenmemiş bir dünyada; gelecek endişesi olmayan bir çocuk, büyüyüp koca koca genç olduğumuzda
ne o günlerde ne de bugün birbirine asla kötü gözle bakmayan mutlu insanlardık…

Gerçekten geçmişe mazi demeden önce
“hadi oradan, bu kadar da olmaz ki!” diyebileceğiniz hatta şaşıracağınız gerçek bir dünyadan söz ediyoruz.

Bakınız!
Samsun ‘cigara’sının içinden odunun çıktığı, sokaklarda ayının oynatıldığı o yıllarda nüfusumuz belki 40 milyondu.

Zeminleri muşamba ve Arap sabunu kokan mutfaklarda, buzdolabı yerine telli ahşap dolapların kullanıldığı; ekmek dilimine salçanın sürüldüğü, yufkaya toz şekerin serpilip dürüm yapılıp yenildiği hatta yaş üzüm, kavun vs. bozulmasın diye loş odaların tavanına aşıldığı günlerdi…

Mesela yaz kış kullanılan ve üstünde kaynayan güğümü ve çaydanlığı olan, kalaylı tenceresinde yemeklerin, fırınında da mis gibi kokan kekin piştiği hatta
merdaneli çamaşır makineleri olsa da, çoraplarımızın, önlüğümüzün, İspanyol paça pantolonlarımızın bile askısında kurutulduğu ‘kuzine’lerimiz vardı…

Barış Manço’nun “lambaya püf de” diye seslendiği ve elektriğin sık sık kesildiği akşamlarda mum ışığının gölgesinde ders çalışır, Teksas-Tommiks okur, hatta büyük küçük demeden parmaklarımızı eğip bükerek duvarda tavşan yaptığımız günlerdi.

Şimdilerde her şey sanal ama o zamanlar iletişim aracımız, bugün de
“Posta,Telefon, Telgraf” dediğimiz PTT idi ve “mektup var mı” diye merakla postacı abilerimizi beklerdik. Artık unutulsa da eşimize, dostumuza mektup yazar “hal hatır” sorar, renkli kartpostal gönderir bayramlarıni kutlardık.Elbette çok acil durumlarda çekilen ‘yıldırım’ telgraf da vardı, peki telefon nerede?

O günlerde Sismik-1 Hora’nın uzay mekiği muamelesi gördüğü bir teknoloji vardı. ‘Alo!’ diyebilmek için santrala yazdırıyor ve saatlerce bekliyor hatta
cep telefonunu sadece Kaptan Kirk kullanıyor sanıyorduk!..

​Kalantorların Murat 124’e bindiği, sokaklarda damalı taksilerin, Orhancı-Ferdici diye birbirini sollayan muavinli dolmuşların dolaştığı o yıllarda
Anadol’un inekler tarafından yenildiğine bile inanırdık!…

O zamanlar, yazlık ve kışlık sinemalarda film izlemek bir alışkanlık, elimizde gazoz, ‘çıt çıt’ yediğimiz külahtaki çekirdek olmazsa olmazımızdı…
Belki çocukluktu ama perdeden geçenleri gerçek sanıp kimi zaman güldük, ağladık ve üzüldük hatta filmdeki kötü adamlardan nefret de ettik ama neticede daima iyiler kazanıyordu…

Avaramu’yu ezberleyen kızların Raj Kapoor’a hasta olduğu, Ömer’in henüz turist olmadığı, Ayşecik’in kötü kalpli üvey anne yanında çileler çektiği, n’ayır n’olamazlı yıllardı. Öyle ki, filmi izleyen kızlar; kah Filiz Akın gibi narin, Fatma Girik gibi mert ya da Türkan Şoray gibi ‘Sultan’, belki de Belgin Doruk gibi küçük bir hanımefendi, Hülya Koçyiğit gibi kırılgan bir rol bulurlardı kendilerine…

“Yeşilçam” dediğimiz o perde de kimler yoktu ki! Sadece bir kaç isim;
​’Çirkin Kral’ Yılmaz Güney, ‘Taçsız Kral’ Ayhan Işık, ‘Altın Çocuk’ Göksel Arsoy, “Malkoçoğlu” Cüneyt Arkın, “Tarkan” Kartal Tibet…
“Romantik Jön” Ediz Hun, “Damat Ferit” Tarık Akan…
Hababam Sınıfı’nın ‘Kel Mahmut’u Münir Özkul, “İnek Şaban” Kemal Sunal…
‘Babacan’ karakterlerimiz Hulusi Kentmen, Nubar Terziyan, Vahi Öz, Necdet Tosun…
Kötü adamlar! Erol Taş, Hüseyin Baradan, Danyal Topatan, Bilal İnci vs.

Henüz “Beyazcam”la tanışmadığımız yıllarda ya radyoda “Arkası Yarın’lara kulak kesilirdik ya da İstanbul’da basılan gazeteleri ertesi gün alır okurduk.
Nihayet 70’li yıllarda “Televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız” diye uyaran tek TV kanalı TRT ile buluştuk.
Neler vardı neler?
Mesela spikerler Jülide Gülizar, Erkan Oyal ve Zafer Cilasun’dan haberleri kaçırmaz; Hava durumunu bölge bölge, il il öğrenir; yağmur, çamur, kar varsa “donsuz günler”, “Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız iyi olsun” dileklerine de tebessüm ederdik.

​Hakkını vermemiz gerekir ki; sansürü olsa da şimdiki gibi zehir kutusu falan değildi. Düşünün haftalık TV programı olur, bilirdik hangi filmleri, dizileri izleyeceğimizi… İşte, Salı günleri yerli film, Pazar günleri de vestern film kuşağı vardı.

Tabii ki siyasetin, ekonominin ele alındığı o hararetli “Açık Oturumlar” vazgeçilmez yayınlardı.

​Bir önceki bölümünü hatırladığımız yabancı diziler bugün bile hafızamızda.
​Mesela “Dallas”, petrol baronlarının ihtiras dolu dünyasında, Ewing ailesinin JR’ı hiç sevilmez, kızdıklarımıza “N’aber Ceyar” diye seslenirdik…

​Yine dağınık pardesüsü ve cigarası ile “Colombo”, “Bir şey daha var efendim!” taktiğiyle suçluları köşeye sıkıştıran zeki komiserimizdi!…

“​Beyaz Gölge” dizisindeki Koç Reeves’dan turnike atmayı öğrenirken, “Zengin ve Yoksul”da Falconetti’ye az küfretmedik! “Kaçak” dizisinde Doktor Richard Kimble bizden biri olurken, “Petroçelli” de artık avukatımızdı!…

​İlaveten Kökler, Köle Isaura, Küçük Ev, Görevimiz Tehlike, Uzay Yolu gibi diziler de hepimizi o tek kanala adeta kilitliyordu ki, zaten bir ikincisi henüz yoktu…

​O siyah beyaz ekranda; Cemal Kamacı’nın rakibine sağ kroşesini, Metin Oktay’ın ağları delen volesini, sabahın kör karanlığında da Muhammed Ali’nin kelebek gibi uçup arı gibi soktuğu maçları seyrettik…

Yine ilk katıldığımız “Eurovision Şarkı Yarışması” çok ilginçti; Halkoyuyla birinci olan Ali Rıza Binboğa’nın “Yarınlar Bizim” şarkısı yerine “Seninle Bir Dakika” ile Semiha Yankı katılmıştı…

​O yıllarda 30 gün süren Uluslararası İzmir Fuarı’ndan da söz etmek gerekir. Zira
Kültürpark içerisindeki Lunapark, Kübana, Ekici Över, Akasyalar gibi gazinolarda sahne alan, şarkıları ve skeçleri ile hâlâ belleklerimizden silinmeyen dönemin dev isimleri halkın içindeydi. Bizler, Özay Gönlüm’ün yaren’ini tıngırdattığı o yıllarda, “Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediniz” diyen bir Zeki Müren’i bugün bile unutabildik mi?
Ya da Türk Sanat Müziğinde bir Muazzez Abacı, Gönül Yazar ya da Neşe Karaböcek’i…

Fuarda; ​Anadolu rock müziğinde Edip Akbayram, Erkin Koray, Cem Karaca, Barış Manço, Fikret Kızılok; fantezi ve taverna müziğinde Ferdi Özbeğen, Ümit Besen, Arif Susam; arabeskte ise Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay çok popülerdi.

​Elbette şarkıları ve sahne şovlarıyla Yerli Elvis Erol Büyükburç, ‘Kalipso Kralı’ Metin Ersoy yanında Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Nükhet Duru, Seyyal Taner, Nil Burak, Serpil Nur hep bizimleydi.

​Tiyatro, komedi ve şov dünyasındaki isimleri de hatırlatalım; Devekuşu Kabare’de Zeki Alasya ve Metin Akpınar, Nokta ile Virgül’lerimiz Abdullah Şahin ve Enver Demirkan… Usta sanatçılarımız Nejat Uygur, Levent Kırca ve kıvrak zekası ve esprileriyle şovmen Huysuz Virjin ile Seyfi Dursunoğlu…

Son bir hatırlatma olsun.
Sadun Boro, Kısmet’iyle dünya turuna çıktığında heyecanlandığımız, Halikarnas Balıkçısı’nı da Bodrumlu bir süngerci zannettiğimiz o yıllarda Neil Armstrong “aya ayak basmadı, bu bir Hollywood tezgâhı!” diyerek iddiaya giriyorduk.

Hatta Martin Luther King yaşıyordu.
Kastelli de bankerdi.
‘Gırgır’da Avanak Avni’yle tanışılmış, Aziz Nesin’in Zübük’ü de kaleme alınmıştı ki,
​dönüp baktığımızda belki Wi-Fi’larımız, iPad’lerimiz, akıllı telefonlarımız, çanak antenlerimiz yoktu ama dostluk ve mutluluk yakınımızdaydı.

Şimdi sadece düşünelim ve bir karar verelim istiyorum.

Ekrandaki Isaura’nın köleliğine gözyaşı dökenler, bugünün ekonomik ve zihinsel sıkıntılarında yalnızlaştığı labirentten çıkış arar hale gelmişlerse asıl köle kimdir?

​Heyecanla izlediğimiz Dallas dizisinin Ceyar’ı kötü olabilir ama bugün sokağın, ekranın, hatta hayatın her köşesinde birer “Ceyar” olmasını ve kanıksanmasını nasıl açıklayabilirsiniz?

Colombo bir komiserimiz, ​Petroçelli de bir avukatımız değil de bir mesleğin vicdanı ve ideal isimleri oldularsa, bugün hak hukuk deyince ne anlıyoruz?

Yani, bugünün ruhsuz, güven vermeyen, adaletsiz, menfaatçi dijital cehenneminde geçmişe özlem duyacak, tercih edecek noktada isek, denilebilir ki;
O günler, tarihin tozlu raflarındaki bir zaman değil toplum olarak yitirdiğimiz “ortak vicdanı” anımsatan ve arkasındaki felsefe ve akılla bugünü ve yarını inşa edebileceğimiz bir pusula, bir umut reçetesiymiş.

Bakınız! Geçmiş, bizi biz yapan; her anısı bir ders, her dersi bir hatıra, gelecekteki yolumuzu aydınlatan bir hazinedir, yani
“Dün, bugünün öğretmenidir.” Zira geçmiş ve gelecek, hayatın dengede kalmasını sağlar ve biri olmadan diğeri eksik kalır. Elbette geçmişte kalmayalım ama geçmişiyle barışmayanların gelecekte huzuru bulamayacağını da unutmayalım.

Bize bırakılan bu akıl ve vicdan mirasına sahip çıkmak ve sorumluluk almak; tarihimizin, dilimizin, kültürümüzün önemli değerlerini; mesela bir Yunus Emre’yi, Pir Sultan Abdal’ı, Hoca Ahmet Yesevi’yi, Hacı Bektaş Veli’yi, Mehmet Akif Ersoy’u, Nâzım Hikmet’i, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nu, hatta kuruluşumuzun ve kurtuluşumuzun adı Atatürk’ün yol göstericiliğini anlamamaktan, adlarından bihaber yaşamaktan kurtulmalıyız. Yoksa
geleceği inşa edecek olanlar bizler
umudumuzu da kaybedeceğiz.

Neticeten,
‘Geçmişten bugüne’ bu yolculuğumuz,
Nostaljik kalaylı tencerenin adeta bugünün gerçekleriyle yüzleştiren bir ayna oldu ve İsaura’nın köleliğinden bugünün görünmez köleliklerine, Ceyar’dan sokaktaki çürümeye, Petroçelli’den bugünün hukuk anlayışına uzandık. Galiba DijiÇağ’ın beynimize hükmeden ekranlarına hapsolduğumuzdan olsa gerek
“geçmişini bilmeyen, geleceğe adım atamaz” düsturunu unuttuğumuzu da geç fark ettik ki, hâlâ bir Colombo’nun, bir Petroçelli’nin yeniden hayatımıza girmesine razı gibiyiz.

Sadece kaybolan ruhumuza, hafızamıza ve vicdanımıza bir ayna tutmak için;
Geçmişin kirlenmemiş dünyasındaki çocukluğun, samimiyetin, dostluğun, en önemlisi “biz” olabilenlerin yerini alan ve bugün geçmişe hasret duyanlara, “ben” deyip yalnızlaşanlaradır sözümüz…
Hepsi bu…
Ne dersiniz?

​Erkin Koray’ın sözlerinden bir derlemeyle son verelim;
​”Günlere bakarsın katı katı,
Üzerine çekersin perde.
Nasıl gaddar seneler…
Bir cevap buldun mu sorulara,
Nedir seni kızdıran?
Kara yazı yazıldı sanma,
Seneler olunca mazi
Birden dursun istersin…
Öyle bir geçer zaman ki!
Anılara kapılıp kanma…
İnsanın kaderi de,
Dünyanın düzeni de böyle…”

Suat Umutlu
Çivril / 09.10.2026

NOSTALJİ: ​GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ!
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter


Giriş Yap

Haberveriyor ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.