Akıl, Vicdan ve Kürkçü Dükkanı: Nereye Gidiyoruz?
Suat Umutlu / 04.10.2026
Cühelanın fehmettiği ilim değil cehalettir ama vicdanın uyanışıyla yıkılır.
*
Teokratik, otoriter ya da gelişmekte olan ülkelerde siyasi gücün ya da sömürü çarkının devamı noktasında tarihten gelen “Rejimin Bekası!” politikasının hedefi halkı kontrol altında tutmak için görev ve sorumluluklarını suistimal
eden resmî ya da gayriresmî yapılar eliyle başta inançlar olmak üzere milliyetçilik, halkçılık gibi kavramların istismara “kalkan” edilmesidir ki, bu sistem 21. Yüzyıl DijiÇağında da devam ediyor.
Mesela; Adaletin, merhametin ve bilimin dini referanslarla dışlandığı, sosyal hayatın yasaklarla sınırlandırıldığı, kız çocuklarının okul kapılarından döndürüldüğü, başörtülü genç kadınların “ilahi nizama isyan” ile suçlanıp şiddete maruz kaldığı hatta eğitim ve çalışma haklarının ellerinden alındığı bir İslâm ülkesi olan Taliban’ın Afganistan’ı…
Ya da her türlü muhalefetin ve hak arayışlarının “dine karşı gelmek” kılıfıyla bastırıldığı, teokratik yapının devletle bütünleştiği bir rejim olan İran İslâm Cumhuriyeti…
Hatta dinin sapkın yorumlarını eli silahlı kullanarak adeta şiddetin ve vahşetin adı olan, dış destekli İŞİD ve El-Kaide gibi radikal gruplar…
Onların amacı ve hedefi belli, istiyorlar ki herkes “köleliğini adeta kurtuluşuymuş” gibi savunsun!… Oysa doğru olan Spinoza’nın¹ dediği gibi “İnsanların özgürlükleri için savaştığı gibi kölelikleri için de savaşmalarıdır” ki, milliyetçilik, vatanseverlik vs. birer şovenizm kalkanına dönüştürüldüğünde artık akıllar zayi olmasın, insanoğlu suskun kalmasın…
Yine ekonomik bir krizde, iğneden ipliğe gelen bir zam vs. olduğunda hak arayan veya eleştiride bulunan insanların sesini, sırf yolsuzluk iddiaları, liyakatsizlik, adaletsizlik vs. konuşulmasın diye duymazdan gelmek ya da “şimdi sırası değil diyerek gerçek gündemden uzaklaştırmaları beka politikası! içinde belki anlaşılabilir ama devamında iç-dış düşman, savaş-kaos denilerek “güvenlik” kavramı istismar edilerek yaratılan
korku ortamında “vatan haini” ya da dış güçlerin maşası ilan edilmek ne anlaşılabilir ne de kabul edilebilir?
Gerçekten “Vatanseverlik, alçakların son sığınağıdır” diyen Samuel Johnson’ın² tespiti bu noktada doğru ve manidar olduğu gibi; Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü anlatırken “Asıl tehlike dışarıdaki düşman değil, özgürlüğün korkuya kurban edildiği içerideki zihniyettir” diyen Edward Gibbon’a³ da hak vermemek mümkün değil. Artık
insanların düşüncesini, sanatını “ahlaksızlık” sayan, eğitimde felsefe ve mantık derslerini azaltan, geleceğin teminatı çocukları akıldan ve bilimden koparan o zihniyet neticede kültürel yozlaşmayla gelen itaatkâr bireyler de yaratılıyor.
Kültür deyince binlerce yıllık tarihimizde mesela Orhun Abideleri’ni Danimarkalı ünlü dilbilimci ve Türkolog Wilhelm Thomsen’ın⁴ okuyup çözdüğünü hatırlatırken; Milliyetçilik, Vatanseverlik, Ülkücülük, Ulusalcılık, Halkçılık gibi kavramların yanlış öğretilip yanlış uygulandığı da söylenebilir. Mesela “Türk Milliyetçiliği” anlayışı çağdaş aydınlarca Batı hayranlığına, muhafazakâr aydınlarca ise Amerikan hayranlığına indirgenmiş, 1968 sonrasında da Türk-İslam sentezine dönüşmüş… Artık Türk tarihi yerine İslam ve Arap tarihi “milliyetçilik” sayılır olmuş, Arap kültürü de ‘din’ olarak öğretilmeye başlanmış… Hatta tarihsel olaylar ve kahramanlıklar da hamasi söylemler veya “zafer” dizileriyle istismar edilmekte ve yaratılan mağduriyet psikolojisiyle uyutuluyoruz da…Zira ekonomik, siyasi vs. muhalefet edebilecek insanların beynini durduran, ortak aklı ve vicdanı ortadan kaldıran “sistemli bir cahillik” için dini ve milli eğitimi de değersiz hale getiriyorlar.
Galiba tüm sorunlarımızla birlikte adeta boşluğa sürüklenir gibiyiz. Ne dersiniz?
Doğrusunu söylemek gerekirse kendi tarihimiz ve kültürümüz yerine taraflı yazılan Avrupa tarihini öğrenince gelişeceğimizi sanmamız kabul edilemezdi ve zaten geriledik…Keza
Batı’nın veya ABD’nin desteğindeki ‘sahte’ İslamcı partiler ve tarikatlar hayatımıza girerek milliyetçilikten ve Atatürk’ten uzaklaştırdılar, dinden soğuttular vs…
Bakınız, “Batı ilerledikçe Doğu geriledi. Sömürgeci Batı önce kılıçlarıyla, sonra kültürüyle gelip Doğu’nun servetlerine el koydu, kültürünü yozlaştırdı. Ancak nerede bir Batı uygarlığı eseri varsa, orada mutlaka Doğu insanının emeği, hakkı ve alınteri de var ama bugün Doğu kültüründe uygarlık denilince çember sakallı molla ve cami mimberi akla geliyor. Neden? Batı, viskisi ve smokiniyle anılırken; Doğu, tespihi ve şalvarıyla anılıyor hatta birinin geriliği barbarlık, diğerinin yaşamı ilericilik sayılıyorsa başta gerçek din anlayışı olmak üzere atamızın “Kurtuluş Mücadelesi” ruhunu da kaybetmiş olabilir miyiz?
O, Allah’ın ne dediğini, Kuran’ın ne istediğini halkına doğru anlatmıştı ve devlet, rejim, Kuran ve İslamiyet O’nun ilkelerinin güvencesi altındaydı. Hatta
bugün bile hayatî olan, “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” uyarısını yapmıştı. Yani Atatürk korkusu vardı ve bazı sahtekârlar “Kuran’da böyle yazıyor, Peygamber böyle yaptı, bunu da sadece biz biliriz” diyerek vatandaşı dolandıramıyordu.
Bakınız! Hem ortak aklı ve vicdanı devre dışı bırakmak istiyorlar hem de “ukela” bir dille cehaletin, sanki hakikatmiş gibi savunulduğu bir ortam yaratmaya çalışıyorlar. Şafak Nakajima’nın⁵ dediği gibi “eğitimsizliğin, kültürsüzlüğün, görgüsüzlüğün ve ahlaki yozlaşmanın giderek daha görünür hâle geldiği; bilginin yerini dogmanın, düşünmenin yerini ezberin, sorgulamanın yerini körü körüne inanmanın aldığı bir dünyada” yaşıyoruz…
Böyle bir düzende toplumsal değerler, inançlar ve sloganlar istismar edilmişse ve daha kötüsü Prof. Dr. Durmuş Hacıoğlu’nun⁶: “Sığlık öyle bir mertebede ki, ileride Türkiye, ‘Bir zamanlar bir ülke vardı, öyle câhildi, öyle câhildi ki, işçileri câhildi, köylüleri câhildi, okumayanları câhildi, okuyanları câhildi, hattâ âlimleri bile câhildi; çöküşü de câhillikten oldu’ diye kayda geçecek” dediği ahval ve şerait içindeysek düşünmemiz ve sormamız lazım:
Acaba! Nasıl bir insan, nasıl bir toplum olunur?
Bu noktada “Yaşamda öyle anlar vardır ki iki değer çatışır. Bu, insanı duraksatır; ama yaşam durmadığı için bir seçim yapmak gerekir” diyen İonna Kuçuradi⁷ son bir uyarıda da bulunuyor: “İşte trajedi, böyle bir şeydir.”
Artık bir karar vermek, bir seçim yapmak gerekiyor, zira biz milletin kendisiyiz ve çağdaş bir gelecek için mücadele edilmezse bir Irak, bir Suriye belki de Afganistan gibi olacağız.
Elbette “insancıl ve barışçı uygarlık ne vahşi Batı’nın, ne de mistik inançlı Doğu’nun tekelinde değil, ezilen ulusların kutsal isyanlarında saklıdır ve bunun öncülüğünü bizde Atatürk yapmıştı ve bugün bu bayrağı taşımak yine Türk halkının hakkıdır ve uygarlık sahibini bekliyor” demişti Uğur Mumcu⁸.
Gerçekten Atamızın 1922 Haziran’ında Konya’da İngiliz generali Townshend’e⁹ söylediği: “Napolyon peşine türlü milliyetten insanları toplayarak macera aramaya çıktığı için yarı yolda kaldı.
Ben bir anadan bir babadan gelen kardeşlerimle kendi vatanını kurtarma davası yolundayım ve başaracağım.
Millî bencilliğin devlet adamlarını kör etmemesi, yalnız kendi kuşağımız için değil, gelecek kuşaklar için de lazımdır”
sözünü unutmayalım ve içinde bulunduğumuz dünyayı hâlâ anla(ya)maz ve şahsî kurtuluşu ön plana alırsak sadece hüsrana yolculuk yapmış oluruz.
Son olarak;
Sakın! “Cahil-i cühelanın ne gibi fikri olur ki, zikri olsun” deyip geçmeyin. Zira “Astığı astık, kestiği kestik” bir güç arkasında sadece ve sadece yıkım bırakıyor. Artık insan’ gibi yaşamı savunan Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” düsturunu evde, okulda, sokakta akıl ve vicdanla yaşa(t)ma vaktidir ve unutulmamalıdır ki, tarih beklemez ama düşman hiç beklemez…
Suat Umutlu / Çivril, 04.10.2026
Dipnotlar:
¹ Baruch Spinoza: 17. yüzyıl, Hollandalı filozof.
² Samuel Johnson: 18. yüzyıl, İngiliz yazar.
³ Edward Gibbon: 18. yüzyıl, İngiliz tarihçisi.
⁴ Vilhelm Thomsen: 19. yüzyıl, Danimarkalı dilbilimci ve Türkolog.
⁵ Şafak Nakajima: Akademisyen, yazar.
⁶ Durmuş Hacıoğlu: Akademisyen, yazar.
(1948-2010)
⁷ İonna Kuçuradi: Felsefeci, filozof, (04.10.1936-02.10.2026)
Bilime ve insan haklarına olan saygıyı korumak ve geliştirmek için onurlu bir mücadele verdi. “Okullarda felsefe eğitimi verilse 20 yıl sonra farklı bir Türkiye olur” diyordu. Unutmayacağız.
⁸ Uğur Mumcu: Aydınlanmayı savunan, araştırmacı gazeteciliğin simge ismi.
⁹ General Sir Charles Townshend:
I. Dünya Savaşı’nda Kut’ül-Amare’de esir düşen İngiliz subay.
Not: Katkıları için araştırmacı yazar Kenan Özek’e teşekkür ederim.
