Zihinlerde devrimden “beyin çürümesine”: İNSAN
Suat Umutlu /18.10.2026
*
“Bir ülke düşünün,
Gökyüzü gri, güneş doğmayı unutmuş,
Toprak soğuk ve kökler suskun,
Her nefes, zincirlerin melodisine ayarlı.
Burada söz, sahibini bulmaz;
Adalet, kör kuyularda sürgün edilmiş.
İnsanlar,
Gözlerinde isyanı saklar,
Dillerinde susturulmuş haykırışlar.
Biri konuşsa, rüzgâr bile ürker,
Çünkü kelimeler bile,
Yasaklıdır bu yerde.
…
Adaletin olmadığı yerde,
Her doğan gün karanlıktır.
Özgürlük olmadan,
Nefes almanın da kıymeti yoktur.”¹
*
Son 200 yılda, “devlet eliyle yürütülen ‘muasır medeniyet’ arayışında ortaya çıkan sosyolojik, siyasal ve kültürel gerilimler yalnızca kurumları ve yönetim biçimlerini değil, toplumun zihinsel dünyasını, değerlerini ve siyasal davranışlarını da dönüştürdü.”²
Kendisini rahatsız eden ‘ne olursa olsun!’ umursamayan, mağdur edebiyatı yapan ve birilerini de mutlaka suçlayan insanlar hızla artıyor…
Öte yandan; rehavet içinde ‘sabır, şükür, dua’ moduna girip gerçekleri inkar edenler, karşısındakini ”adam” yerine koymayanlar da var.
Garip olan ise “en iyi onlar biliyorlar!” diyerek çözümü yine sorunların müsebbibi olanlardan bekliyorlar…
Böyle bir ahval ve şeraitimiz nasıl açıklanabilir?
Sizce de ilginç değil mi?
Bakınız!
“Eğer bir ülkede sürekli eğitimdeki sıkıntılar konuşuluyorsa, eğitimin hali içler acısı olduğundan;
Açlık ve fakirlik üzerine sohbetler yapılıyorsa, millet sefaletin kucağına oturtulduğundan;
Hastanelerinden çaresizlik feryatları yükseliyorsa, insanlar sağlığından endişe duyduğundan;
Zamlar tek sohbet konusu ise, fiyatlar alım gücünün üzerine çıktığındandır.
Yine vatandaş kapı kapı iş arıyor, 9 aylık temizlik işi için binlerce fakülte ve yüksek okulu mezunu sıraya giriyorsa, iki üniversite bitirmiş genç sokakta atık kağıt topluyorsa, istihdam meselesinde liyakatı ortadan kaldırıp, ‘Liyakart’ ön plana çıktığındandır…
Neticeten devlet mekanizması çürüdüğündendir.”³
Demek ki; “Yıllar geçiyor ama vatandaşın derdi de bir türlü bitmiyor. Mesele; vatandaşın refahının neden artmadığı, adaletin neden hala tartışmalı olduğudur.
Acaba, iktidar olmak millete hizmetin bir aracı mı, yoksa bizzat amacın kendisi midir?”⁴
Öte yandan insanoğlu, sıkıştığı labirentten çıkış aramıyor ve adım adım ‘muasır’ medeniyet dünyasından da kop(arıl)maktayız.
Sizce, bunun en önemli ya da belirleyici sebebi nedir, çözümü için ne yapılabilir?
Toplumcu bakış açısına sahip herkesin ve yetkililerin öncelikle “Bu hale nasıl geldik?” diyerek düşünmesi ve sorgulaması sonra adımlarını atması gerekmez mi?
Bilinmelidir ki, ”Bir toplumun gerçek dönüşümü, iktidardakilerin değişmesiyle değil, iktidarı mümkün kılan zihniyetin değişmesiyle başlar.”² Sorunun çözümünü yaratanlardan ve yaşatanlardan beklememek; yozlaşmaya karşı aklı, eğitimi ve sanatı rehber kılıp cehaleti ve ondan beslenen anlayışla mücadeleye başlayabilmek için
o derin uykudan uyanmak gerekir, bu meyanda her meslekten ehil insanlar da güne ve gündeme dair çözüm yollarını sunmalı ve anlatabilmelidir.
Acaba, bunu başarabilecek miyiz?
Bakınız! “Genel eğitim ortalaması 4-5 yıl, günün yarısı uyuyan, 4-5 kere tıkınan, haftada bir yıkanan, bahise batmış futbolu eğlence sanan ve de zeka seviyesi 88’lere kadar düşürülmüş olan bir toplumda insanların tarihi, sosyolojiyi, ekonomiyi, siyaseti, dini idrak etmesi mümkün değildir. Eğitimi, bilimi, patenti, projeyi kavrayamayan beyin yapısıyla hareket edenlere ne adalet, hukuk, sendika, felsefe, bilim gibi soyut kavramları benimsetebilirsiniz ne de vicdanlı, ahlaklı, edip olmayı öğretebilirsiniz.”⁵
Zaten, “Bugün ülke halkının, seçmenlerin ve muhalif tabanın sosyo-politik gelişmeler karşısındaki duruşunda ‘korku’ etkili. İnsanı hayatta kalma mücadelesine hapseden, sessiz kalmaya zorlayan, en ağır travmaları bile hiçbir şey olmamış gibi kanıksatan bir duyarsızlık hakim: ‘Bana dokunmayan yılan’ mantığı, ‘Ne yaparsak yapalım sistem değişmiyor’ inancının gelişmesi”⁶ diyebiliriz.
O halde, labirentten çıkışın tek yolu toplumun tek yumruk olabilmesidir. Yani ‘Ben’ değil, ‘Biz’ olabilmek…
Her ne kadar, “Çürüyen toplumun dürüst, pak, çalmayan siyasetçileri seçmesi de mümkün değildir”⁵ denilse de geleceğin temeli, neye ve nasıl inandığımızla değil, zihnimizi ne kadar hür tutabildiğimizle atılır. Tıpkı O’nun dediği gibi: “Öğrenmeden, çalışmadan, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler; Evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da İstikballerini kaybetmeye mahkumdurlar…”
Derler ki, “Cehennemin en azap verici yeri, büyük ahlaki çöküntü dönemlerinde tarafsız kalanlara ayrılmıştır.”⁷ Sen ilk adımını atmalısın ve bilmelisin ki, “Bağımsızlık, sadece dış düşmana karşı değil; içerideki yolsuzluğa, adaletsizliğe, ihmalkârlığa karşı da savunulur. Umut, enkazın altında bile sönmeyen bir ışıktır.”⁸
Son 200 yıldan söz ettik, gelin öncesine 19. Yüzyıla gidelim ve Fransızlar beni, seni, onu yani bizi nasıl tarif etmişler;
Bir tarihçi, “Dünyada iki bilinmeyen vardır: Biri kutuplar diğeri Türklerdir”⁹;
Bir ressam, “Türkün yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türkün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez”¹⁰;
Bir yazar, “Türklerin sosyal ve örfi faziletleri ise tarafsız kimseler için birer takdir ve hayranlık kaynağıdır”¹¹ diyor.
Bu arada bir Rus Komutan da ekliyor:
“Türklerin sadece sonsuz bir cesareti değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası vardır. İşte Türk, bu zekasıyla zafer kazanır, uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır.”¹²
Son sözümüz…
Zihinlerde “devrim” parolasıyla yola çıkılsa da, geçen yıllarda derinleştirilerek devam eden soru(n)lar beyinlerde çürümeye sebep vermiş olsa da bizim ihtiyacımız, bir kimliğin başka bir kimliği yenmesi değil; aklı, bilimi, hukuku, liyakati ve hesap verebilirliği ortak yaşamın vazgeçilmez ölçüleri hâline getiren yeni bir anlayıştır ve bunu başarabiliriz.
Unutma ki, “İnsanı insan eden biraz da umutlarıdır… Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur… Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir.”¹³
Hem, Büyük Atatürk: “Arkadaşlar! Gidip Toros Dağlarına bakınız; eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiç bir güç ve kuvvet asla bizi yenemez” demesine rağmen belki zayıf düştün ve beyninin çürümesine izin vermiş olabilirsin.
Ama, fakat, lakin!
Sen!
Kimdiiin, şimdi kimlere benzedin?
Haydi, göster kendini!…
Suat Umutlu
Çivril, 18 Ekim 2026
Dipnotlar:
¹ Ahmet Atam: Yazar, şair ve hukukçu.
² Rubil Gökdemir: Siyasetçi, yazar ve araştırmacı.
³ Ahmet Zorlu: Gazeteci ve köşe yazarı.
⁴ Oğuz Özdemir: Siyasetçi, yazar ve kamuoyu araştırmacısı.
⁵ Ali Özdemir: Eğitimci, yazar.
⁶ Şükrü Alkan: Sosyolog, psikolog ve yazar.
⁷ Dante Alighieri (1265 – 1321): İtalyan şair ve düşünür. İlahi Komedya eserinin yazarıdır.
⁸ Ayşe Uçar: Gazeteci ve köşe yazarı, TV programı yapımcısı, yorumcu.
⁹ Albert Sorel (1842 – 1906): Fransız tarihçi ve akademisyen.
¹⁰ Alexandre Gabriel Decamps (1803 – 1860): Fransız ressam.
¹¹ Alphonse de Lamartine (1790 – 1869): Fransız yazar, şair ve devlet adamı.
¹² İvan Çarnayev: 19. yüzyıl Rus askeri komutanı ve stratejist.
¹³ Yaşar Kemal (1923 – 2015): Edebiyatın usta romancısı. Yazıda İnce Memed adlı eserinden alıntıdır.
