AYNALAR PAZARI: Tüfek İcat Oldu Mertlik Bozuldu!

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

AYNALAR PAZARI: Tüfek İcat Oldu Mertlik Bozuldu!
​
Suat Umutlu / 12.10.2026

“Sûret, mananın kölesidir; dıştaki manzara yanıltır insanı. Beden topraktan bir testi, ruh ise içindeki tatlı su… Testinin biçimine değil, içindeki suya bak. Zira insan sadece gördüğün şekilden ibaret olsaydı, herkes bir olurdu. Gözün gördüğü kadar değil, ruhun aradığı kadar hakikatsin.”
— Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
*
​Sizce!
Yaşamak sadece nefes almak mıdır,pp yoksa esas olan Nazım Hikmet’in dediği gibi”boyun eğip teslim olmadan, el etek öpüp sürünmeden insana yakışır şekilde onurlu yaşamak mıdır?”

Bir taraftan ​emeği, onuru, sevgisi, özverisi ile hayatta varoluş mücadelesi veren insanoğlu; diğer taraftan emperyalist sistemin işgal, savaş, tehdit, baskı vb. ile sadece özgürlüğünü değil, binlerce yılın birikimi insanî, ulusal, evrensel değerlerini de yok ettiği ortada olunca insana ve insanlığa hasret kaldık.

Aslında gazeteci Öner Yağcı’nın ifadesine göre”​insanlığın düşmanı olan bu belaya karşı, “Aklınla bütünleş!” diyerek yol gösteren hatta zaman zaman çığlığa da dönüşen nice sesi insanoğlu maalesef duymadı. Mesela gazeteci Oktay Akbal, ‘Susmak mı Konuşmak mı?’ yazısında susmanın boyun eğmek olduğunu ifade ederken, şairimiz Tevfik Fikret de “Kıran da olsa kırıl fakat bükülme sakın!” diyordu. Ama en önemlisi Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’dan: “İnsan ve onun geleceğine dair endişeye rağmen, korku ve umutsuzluk doğma malıdır.”

Bakınız! “Tevazunun, inceliğin, hatırann kaybolduğu; gönüllerin yaralı, şarkıların suskun kaldığı; hatta okumayan, öğrenmeyen ama yazan, her şeyi bilen ve konuşan, hatta gözyaşı dökmese de küfredenlerin arttığı, üstelik Şükür cehalet bitti! dedikleri adeta bir Aynalar Pazarı’nda yaşıyoruz” diyor Şükrü Erbaş da…

Acaba öyle mi?
Toplumsal yozlaşma, ekonomik kriz ve adalet eksikliği karşısındaki tepkisini samimi dille aktaran bir vatandaş, (E) asker Rasim Bek diyor ki;
“Bir ülke ekonomisinde para pul olmuş, alım gücü azalmışsa açlık sınırında yaşayanların sayısı da artar.
Ama her beş kişiden biri çok zengin, birden fazla maaş alan sayısı çoğalmış ve güce yakın olanlar altın devrini yaşıyorsa bunu nasıl izah edebiliriz?

Belki de en etkili sebep, ‘ya bizdensin ya da değilsin yoksa yanarsın haa!’ denilen
adam kayırmacılıktır. Zira liyakatsizliğine rağmen kariyerli makamlara gelenler de, biat yarışına girenler de artıyor. Bakın
kokuşmuşluk futbolal sahasına kadar sıçramış durumda ve bizler, ‘bu kadar da olmaz!’ diyeceğimiz bir güne maalesef uyan(a)mıyoruz.

Artık bu ülkenin bir vatandaşı olarak yaşadıklarımıza bir anlam veremiyor, mantıklı bulmuyor ve insanî de görmüyorum. Vallahi sinirimden çıldırıyorum. Lütfen! Biri bunu bana açıklayabilir mi? Daha fazla yazamayacağım; üzülüyorum, kızıyorum, nefret ediyorum…”
Acaba! Sizin de “Oynatmaya az kaldı!” dediğiniz oldu mu?

Peki, ne yapılmalıdır?
Etik ilkeler ve kurumsal yapılanmanın ekonomik kalkınmadaki rolünü vurgulayan Ergül Halisçelik evvelemirde “siyasi ahlâkı, kamu yönetiminde etik ilkeleri ve ekonomik hayatta dürüst rekabeti güçlendirecek yasal düzenlemeleri yapmalı;
dürüst, ahlaklı, vicdanlı, adalet duygusu gelişmiş, liyakatli ‘iyi’ insanları da yetiştirmeli ve korumalıyız. Ancak!
Bir ülkenin en büyük kaybı, sadece ekonomik gücünü veya yetişmiş insanını kaybetmesi değil, ‘iyi insan kalmanın’ artık bir anlamı kalmadığına inanması olduğudur” diyor.

İşte!
İnsan, hatta iyi insan olabilmek noktasında; Rus yazar Anton Çehov’un, ‘Ödlek adlı eserinde haksızlığa, adaletsizliğe sessiz kalanların trajedisinde ‘insan’ arayışına dair bugüne ve yarına ışık tutan yaşam öyküsündeki o bölümden de söz ediyor Öner Yağcı;
“Ne biçim insansın?
Sana ders olsun, öğrenesin diye bir şaka yapmıştım.
Hakkını yediğimi görüyorsun, biliyorsun ama hâlâ ‘Mersi’ diyorsun…
Bir insanın bu kadar pısırık olabileceğine hâlâ inanamıyorum!
Neden haksızlığa başkaldırmıyorsun? Dünyada bu denli yüreksiz, tabansız olmak mümkün mü?
Bu kadar ödlek olmak?
Yüzündeki ifade, ‘Mümkün’ diyordu, teşekkür etti ve odadan çıktı.
Arkasından bakarken kendi kendime düşünüyordum:
Şu dünyada zayıfları ezmek ne kadar kolay!…”
Kısaca,
İnsana bir hasretlik var…”

Gelelim insana…
İnsanın içsel farkındalığı, öz kimliği, dönüşümü üzerine araştırmacı yazar.
Perihan Taşdemir’e kulak verelim.
“İnsan, kendi düşüncesinin, niyetinin, seçiminin ve fiilinin getirisini yaşar ve içindeki her değişim, mesela korkusu ya da sevgisi dışarıya yansır ve başkasına bağlanır.

Aklımız yaşananları değerlendirir, vicdanımız ise davranışlarımızı, adalet de sorumluluk ve insani değerler açısından sorgulamamıza yardımcı olur.

Başkalarının kusurlarını görebilen insan, kendi haklılığının arkasına saklandığını da görebiliyor mu?

İşte asıl yüzleşme burada başlar.
Bir insan; algıladığı her şeyi korkuları, beklentileri ve alışkanlıklarının süzgecinden geçirirken göremediği ya da görmek istemediği için algıladığı her şeyi doğru ve gerçek zannedebiliyor. Zira hissettiği duygu gerçektir; fakat o duygudan çıkardığı sonuç yanıltabilir.
Gerçeği aramak yerine inandığının doğrulanmasını ister; haklı çıkmaya odaklandığında anlamayı, anlamaya odaklandığında ise kendi yanılma ihtimalini keşfedebilir.

Mesele; nörolojik, bilişsel, psikolojik, duygusal ve sosyal süreçleriyle bir bütün olan insanın ne kadar bildiği değil, bildikleriyle nasıl yaşadığıdır…

Mesela kendimize sormalıyız;
Ne yaşandı?
​Ben bu olaya hangi anlamı yükledim? Bildiğim gerçek ne, varsayımım ne? Hangi duygum ve ihtiyacım harekete geçti?
​Nasıl davranırsam hem kendime hem başkasına karşı daha adil olurum?

Kısaca bilmek başka, anlamak bambaşka; anlamak başka, idrak etmek bambaşkadır. Korkuyla daralırken küçülmeye, sevgiyle genişlerken özgürlüğe yol alınabilir…”

İnsanoğlu için gerçek güç, hiç yıkılmamak değil, kendisini yıkan şeye yani kapısı açık olduğu halde çıkmaya cesaret edemediği hatta başkalarının yarattığı “elâlem” hapishanesinde bıraktığı kimliğe dönüşmemektir.

Şair Yahya Kemal Beyatlı:
​”Artık demir almak günü gelmişse zamandan, meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan” diyor ama Taşdemir’e göre, “​Gemi dışarıda aranırken insan içeride batıyor olabilir. Tufan dışarıda dinmişken insanın içinde devam edebilir. Ve bazen insanın kurtuluşu, yeni bir yere ulaşmak değil; kendi özünü yeniden hatırlamaktır.

Önce eskimiş ve yıpranmış tüm cürufunu döken hazan gibi tüm günah, yanlış ve eskimiş algı, tutum, davranış, duygu, düşünce ve inançlardan kurtul… Sonra baharda yeniden doğ ki, dünyaya bakışın değişsin…
İyi düşün, dosdoğru anla ve hatırla!
Asıl hazine senin içinde!”

Bilinmelidir ki, gerçekleri görmezden gelenlerin kaybettiği ilk kişi kendisidir.
​O halde ‘gerçeği gören, kaderini değiştirir’ diyerek teknolojiyle değişen hayatımızda ahval ve şeraitimiz nedir diyelim mi?

Gerçekten, teknoloji ve kuşaklar üzerine sosyolojik gözlemleri yazan Sare Mehmet’in dediği gibi:
“​Bir önceki neslin tanı(ya)madığı bir dünyayla karşılaşan insanoğlunun yaşadığı değişim, hızlı gelişen teknolojinin artık algılama, bilgiye ulaşma ve düşünme biçimini de dönüştürmesi nedeniyle; kuşaklar arasındaki mesafeyi artık yalnızca yıllar değil, bilgiyle kurulan ilişkinin niteliği de belirliyor ve birbirimizi anlamayı başaramıyoruz.

Nice kuşaklar gelip geçiyor;
Dijital çağdan önce yetişen Sessiz Kuşak; TV’lerin yaygınlaştığı, bilgisayarların ortaya çıktığı Bebek Patlaması Kuşağı; Analog dünyadan dijital dünyaya geçişi yaşayan X Kuşağı;
İnternetin ve cep telefonlarının yaygınlaşmasına tanıklık eden Y Kuşağı;
İnternet, sosyal medya ve akıllı telefonlarla büyüyen Z Kuşağı ve
dokunmatik ekranların, dijital platformların ve yapay zekânın daha fazla yer aldığı bir dünyada yetişiyor olan Alfa Kuşağı…”

Şimdi soralım;
Köroğlu’nun: “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu ” dediği teknolojiyle değişen hayatımızda mesela cep telefonu gelişirken cebimiz deliniyorsa;
farklı düşünsek bile Nazım’ın dediği “bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine yaşamaya…” ve insan kalabilmeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız varken, her sorunun cevabını birkaç saniyede bulabilen bir kuşak, düşünmenin emek isteyen tarafını da öğrenebilecek mi?” diyerek ekliyor Sare…
Ne dersiniz?

Galiba! Büyük Atatürk’ün özlemi yeni kuşağı yetiştir(e)medik. İnan Durak Taş’ın ‘severim’ dediği;
“Halden anlayan, yol yordam bilen,
sözünü tartan, söylemeden yapan,
hürmet edip gülümseyen merhametli insanlar” olsun diye sanatçı ve yazar Neşe Dilekçioğlu da hepimize diyor ki;
“Sen!
Fırıldak gibi dönenlerin dünyasında
kimseye gereğinden fazla değer verme ve sadece kendine güvenerek adım at!”¹⁴ ve başkası olmaya çalışma!
Zira, başkalarını tanımak akıllılıktır ama kendini tanımak bilgeliktir.
Başkalarını yönetmek güç olsa da kendini yönetmek iradendir.”

Lütfen!
Taşdemir’in dediği gibi, kendine “Hakikatte ben kimim?” diye sor ve
Kendin Ol!…
Hepsi bu…
*
Suat Umutlu
Çivril / 12.10.2026

AYNALAR PAZARI: Tüfek İcat Oldu Mertlik Bozuldu!
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter


Giriş Yap

Haberveriyor ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.