BİR AVUÇ GÖKYÜZÜ
Suat Umutlu
04 Haziran 2026
”Ayakta kalmasını bilen insanlar için kaybetmek büyük bir mesele değildir.” Charles Bukowski
*
”Yüreği, çocuk;
Rengi çiçek, kıblesi vicdan,
Ülkesi dünya, ufku evren,
Nefreti savaş, ideolojisi sevgi ve barış dolu,
Irkı insan olan ve tüm canlılara hayran,
İnsan olan herkese” Yaşar Kemal’in deyişiyle “Merhaba!”
Her ne kadar, Cahit Zarifoğlu, “belki dünyayı çok kıymetlendirdik oysa bir tarla idi ve ekip biçip gidecektik” dese de “yaşarken, öylesine kalabalık ki yalnızlığımız ne yana dönsek kendimize çarpıyoruz” diyor adaşı Cahit Sıtkı Tarancı…
Gerçekten, Seneca’nın dediği gibi “çok yaşamak kaderle, dolu bir yaşam ise ruhumuzla” ilgiliyse zamanın sonsuz olmadığını hatırlayıp bilinçli ve dürüst kullanmamız elbette anlamlı ama esas olan Nazım Hikmet’in dediği gibi “insana yakışır onurlu şekilde teslim olmadan, boyun eğmeden, sürünmeden ve el etek öpmeden yaşamak” değil midir?
Ne dersiniz?
Acaba! Tarancı’nın “ölümün hüznünün, hayatın neşesinin kalmadığı, nasılsın samimiyetsizliği ile iyiyim sahtekarlığı” arasında ya da Sohrap Sepehri’nin de “adeta kendinden geçmekle bir şeyin keşfi” arasında bir yerdeysek; bir tarafta Hannah Arendt’in “uyurgezer yaşayan düşünmeyenleri” ve Dostoyevski’nin “kalbi derin ama zekası büyük dediği acı çekenleri”, diğer tarafta Can Yücel’in “o acıların fotoğrafını çekenleri ve izleyen milyonlarca insanıyla dolu tuhaf bir dünyada” yaşıyorsak, “sadece insanlar değil, dağlar ve hatta ölüm bile yoruldu” diyen Yaşar Kemal haksız mıdır?
Eğer, Ersoy Tümar’ın ifadesiyle “Kimi zaman suskun, kimi zaman isyanla dolu ama hep bir adım geride, hep bir keşkenin gölgesinde içimizde ukde kalan yarım kalmışlıklar ve umudun gerdanına asılı kalmış ‘prangalı’ hayallerimiz”, Can Yücel’e göre de “o hevesler ve sevdiklerimiz hâlâ ‘kursağımızda’ ise huzur, mutluluk ve barış için insana düğüm değil çözüm, dert değil ilaç, yük değil yoldaş olabilen insanlar lazım” değil midir?
Elbette, Sigmund Freud’un tespiti gibi “düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği manasına gelmiyor” hatta “her yüzyılda birkaç kişi düşünürken, diğerleri onların düşündüğünü düşünüyor” diyen Cemil Meriç’in haklı olduğu söylenebilir. Peki, Thomas Hobbes’un: “tarladaki korkuluğu bile bir kurt, bir ayı ya da leopar gibi değil de daha korkuncunu bulamadıkları insan suretinde” yapıyorlar tespitine ne dersiniz, sizce haksız mıdır?
Bakınız! Mevlana, “İnsanın özü akıl ve ahlâk, gerisi et ve kemiktir” der. Eğer, “kendine ‘özgürüm’ diyebiliyorsan sana hükmeden düşünce” çok önemli diyor Nietzsche.
Bu nedenle, “İnsan olmakla yönetim arasındaki ilişkide; korku ve inkar psikolojisiyle hareket edenlerin, geleceği mantığa bürünme ve güce bağımlı okuyup hareket ettiğini ve bu tür yaklaşımlarda yaşama karşı tasmalı savunma veya perdelenme esastır” diyor Bedrettin Siğa.
Artık, Prens de Ligne’nin “kötüler ve boş kafalılar her zaman uyanıktır” dediği bir zamandayız ve Baruch Spinoza da “nerede bir korku siyaseti güdülüyorsa, orada köleliğin en kötü biçimi vardır” diyor.
Turgut Uyar, “eskiden sadece kışın kar yağardı şimdi dört mevsim keder yağıyor ve herkes bir yerlere yetişiyor ama kimse kendinde olmayabilir” der ama Erich Fromm’un “insanların ruh sağlığını bozan, huzurunu kemiren zehir” dediği adaletsizliklere, Reşat Nuri Güntekin’in “uğranılan o haksızlıklara ve hakaretlere tahammül etmek” insanlığın sonu olabilir mi? Asiye Mete, “bugün göz yumduğumuz dehşetler, bir gün kapımızı çalmayacak mı? Önce onlar için geldiler, sonra başkaları için. Ya şimdi?…” uyarısında bulunurken Dostoyevski de
“Böylesine güzel bir gökyüzünün altında,
bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu? Yaptıklarımızdan ve yapmadıklarımızdan pişman olup ölmeyecek miyiz” diyor.
Bakınız, “Bir ülkede akıl ve sanattan çok servete değer veriliyorsa orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır” diyen Friedrich Hölderlin’e; “Kanunlar namussuzluğu teşvik ediyorsa dürüstlük cezalandırılıyordur” diyen John Steinbeck’e;
Ortaya çıkan “karamsarlığı ve çıkış yolunu görememek mücadele yeteneğini kaybetmiş olanların sorunudur” diyen Vladimir Lenin’e;
“İnsanlığın en tehlikeli türü; her şeyi bildiğini iddia edenler ve her şeye gözü kapalı inananlardır” diyen Canetti’ye;
ve onların “her zaman birbirine destek olduklarını” ifade eden Aleksandr Soljenitsin’e;
“Yanlışları savunan bozulmuş insanlar güçlerini birleştiriyorsa” diyen Lev Tolstoy’a;
Artık dürüst insanların da: “eğer herkes susarsa sonunda hepimiz kölelere döneriz” diyen Milan Kundera’nın uyarılarına kulak vermesi ve düşünmesi gerekir.
Bilinmelidir ki, Albert Einstein: “her şeyin müsebbibi cehaletin en büyük düşmanı, bilgi değil bilgiyi reddeden kibirdir” der ki, Karl Marx’a göre bu “ayrıcalıklı sınıfın ustaca kullandığı bir silahtır.”
Aristoteles “eğitimli bir zihin, farklı bir düşünceyi anlayabileceğini”, Edgar Morin’in de sorunun “eğitilmemiş olmak değil, öğretilenlere inanacak kadar eğitilmiş olmakla beraber söylenen her şeyi sorgulamak için yeterli eğitim alınmaması” olduğunu söylüyor.
Zülfü Livaneli: “bir toplumun doğruyla bağlarını koparırsanız, yanlışla yaşamaya alışan ve savunanların ortaya çıkacağını”, Sokrates: “yanlış bir inancın yanlış bir davranıştan daha tehlikeli olduğunu, zira davranış durdurulabilirken inancın hep kendini savunduğunu” söylüyor.
Peki ne yapılmalıdır?
Çözüm, insan olmaktan, insanlıktan geçiyor olabilir mi?
Her ne kadar, Yaşar Kemal: “dünyada çok şey kolay olsa da insan olmak gerçekten zor”, Osho da: “hiç kimse senin insan olmandan hoşmaz” dese de yaşadığımız toprakların ahval ve şeraitinde, Paula Hawkins’in dediği gibi “eğer eğilirsek basamak, dik durursak bir sığınak olabilir miyiz?” Ya da Balzac, “insan olun ama merhametliyseniz zalimlerle, cesursanız korkaklarla, bilgiliyseniz cahillerle, zekiyseniz de aptallarla sınanacaksınız” diye uyarırken zor olanı yani insan olmayı seçebilir miyiz?
Bir insanı tanımak için Ramntha: “onun neyi okuduğuna ve seyrettiğine, nasıl konuşup nasıl dinlediğine dikkat edin, zira o özellikleri ruhunun da nerede olduğunu ve neyle beslendiğini gösterir” diyor.
Herkeste beyin, göz, kulak olsa da
Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’in ifadesiyle: “dil gibi yüreğin de yanıldığı anlar olabilir” ama Goethe’nin: “sağır kulaklara söylenen akıllıca sözler boşuna” dediklerinin yani “varlığı bir şey kazandırmayan insanların yokluğu bir şey kaybettirmez” diyen Tolstoy’un uyarısını unutmamak gerekir.
Bakınız, Kenan Özek: “Ne sinekleri, ‘çiçeklerin çöplerden daha güzel olduğuna’ ikna edebiliriz ne de bir maymunu ‘seni öbür dünya da sınırsız muz cennetine göndereceğiz’ diyerek kandırıp, elindeki muzu alabiliriz. Ama insanoğlunu kolaylıkla kandırabiliyorlar, zira maymun kadar bile zeka bırakmadılar” diyor. Bu durumda çözüm, “insan olmaktan, insanlıktan geçiyor olabilir mi?” sorumuza dönelim ve
insana ve insanlığa “keşke!” diyerek seslenen Özge Özgen’e kulak verelim:
”İnsan olmanın eğitimi yok, keşke olsa ne çok isterdim. Her isteyen anne-baba olamasa, eline silahı alıp katletmese birilerini. Her isteyen, dilini terbiye etmeden konuşma hakkına sahip olmasa ‘ne güzel olurdu dünya’…
Keşke, soru işaretleri aklımızın bir köşesine yerleşse ve kalplerimiz çürümeye yüz tutmamış olsa…
Acaba! diyebilsek, sözlerimizin arkasında durabilsek…
Çok konuşanın değil, doğru olanın hakkını versek mesela…
Her kelimesinde yanlış bir ima, elle tutulur bir söz bulamadığımız, bulsak da başımızı çevirdiğimizde yalanları çoğalan, hatta ‘kırk ağızda, kırk yama ile karınca duasına çıkan’ tanımadığımız yüzler hakkında fikir sahibi oluyoruz ama, ‘Kime göre, neye göre, kim kimden daha iyi?’
Yüzlerce kötülüğün içinde tesadüfen yapılan iyiliklerin arkasından öyle çok konuşuyoruz ki, ağzımızdan çıkan cümleler anlamını yitiriyor, ünlemler birbirine çarpıyor, noktayı bile koyamıyoruz cümlenin sonuna…
Zira nefret bitmiyor, kavga bitmiyor. Bir adım atacak olsak ‘bel altı’ uçurum.
Ve; sevgisiz, saygısız, her şeyden bi’haber yaşıyoruz. Acaba! İnsanlık bitiyor mu?”
Unutulmamalıdır ki, Friedrich Nietzsche’nin “körlüğün en tehlikeli hali olan kendi bakış açısını tek gerçeklik” sananlar, Mevlana’nın haklı ifadesiyle “ne kadar okurlarsa okusunlar, ne kadar yazarlarsa yazsınlar hadlerini bilmelidir.”
Ve, Lao Tzu’nun dediği gibi “Büyük insanlar veda ederek, basit ve küçük insanlar ise ihanet ederek giderler” işte İsmet Orhan, Psikanaliz biliminin kurucusu Sigmund Freud’dan emsalsiz bir örnek veriyor.
“O, ülkesini ve milletini sevdi, onlar için savaştı. Emperyalizme dur dedi toprağını korudu ve tüm insanlığa örnek oldu.
Çağdaş düzeni kurdu; bilimi, sanatı ön plana çıkardı.
Daha ne yapsaydı,
Biz evrensel bilim insanlarına…
Hangi dilden, hangi dinden, hangi topraktan olursan ol, Atatürk’ü sevmemek mümkün mü?
Aşk, duygular ötesi bir sanatsa,
O, bir insanlık sanatçısıdır.”
Ataol Behramoğlu dizelerinde:
“Yeryüzü bize bağışlanmıştır,
Bir avuç gökyüzü de,
Fakat neyleyim,
Kötüler her yerde…
Biz ki acılardan süzülüp gelmişiz,
Biz ki direnmişiz her şeye,
Yıkılma sakın,
Ayakta kal…” diyorsa;
”İsteyelim ki, her çiçek kendi dilince konuşsun ama silahların kesilsin sesi…
Bütün kapılar karanlığa kapansın ama ne gözler ne de sözler kapanmasın… Yangınlar sönsün ama umutlarımız sönmesin, yüreklere acı bir söz değmesin…İnsanoğlu, utançtan ya da güçsüzlükten başını eğmesin…
Mutluluk, ülkeden ülkeye giden yol olsun…İnsan, insana tutsak olmasın” diyen Resul Rıza’ya katılmamak mümkün müdür?
Bakınız, Martin Luther King’in dediği gibi: “Ya birlikte kardeş gibi yaşamayı öğreneceğiz ya da aptallar gibi hep beraber yok olacağız.” Bu nedenle, Seneca’nın, “Bir kişi hangi limana yelken açtığını bilmiyorsa, hiçbir rüzgar elverişli değildir” uyarısı anlamlıdır.
İşte, Nazım Hikmet de: “Ben, bir avuç hergelenin ayakları altında memleketimin çırpınıyor olduğunu düşündükçe öfkeleniyorum ama son ana kadar vazgeçmem yaşamaktan. Ne fırtınalar koptu benim hayat dallarımda ama vazgeçmedim umutlarımdan… Ben, yarınlarımın baharıyım ve çiçek açarım her kışın ardından” diyerek yelken açacağı limanı da belirlemişse,
“Yelkenler fora mı?”
Ne dersiniz?
Suat Umutlu
04 Haziran 2026
Not: Onlar insan ve insana dair ne varsa söyledi, konuştu, yazdı… Ben sadece yüzlerce yıl öncesinden bugüne elçi olmaya çalıştım. Hatalarım için”affola”…
