Cumhuriyetin Aydınlık Yüzü: İfral Turgut

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Cumhuriyetin Aydınlık Yüzü: İfral Turgut
​Suat Umutlu / 05 Kasım 2026
*
Kimi insanlar vardır; yücelik, öncülük gibi sözlük anlamı, sıradışı duruş sergilemek gibi karakteristik özellikleriyle ismiyle müsemma; bir eğitimci olarak öğrencilerinin zihnine ve ruhuna, bir gazeteci olarak da hakikati eğip bükmeden toplumun yarasına dokunan cismiyle nevi şahsına münhasırdır.

İşte, karanlıktan aydınlığa uzanan yolculuğumuzda “bir milletin zihni tebeşirle aydınlanır, vicdanı ise mürekkeple mühürlenir” dedirten; ”tarihin tozunu almak için değil, üzerindeki örtüyü kaldırmak’ için Atasının: “Bu memleket, binlerce senelik Türk beşiğidir. Türk’ün haysiyeti ve izzeti nefsi, çok yüksek ve büyüktür. O dünyayı aydınlatan güneştir” sözünü şiar; başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyeti, Nutuk’u, devrimlerini unutturmamayı misyon edinen birinin taşıdığı ağır yükü, cesaretini ve sabrını yazmak zor ve haddim olmasa da Cumhuriyetin aydın yüzlerinden İfral Hocamıza bir vefa borcumuz olmalı diye düşünüyorum.

Eğer, “Tarih, sadece geçmişin dökümü değil; bugünün karanlığını yok eden hakikat pusulası” diyorsanız evvelemirde onun “tebeşir tozundan mürekkebin lekesine” uzanan gözüyle tarihsel hafızamızı yoklamak ve bu ülkenin kurtuluş öncesi yıllarını iyi anlamamız gerekiyor.

Düşünün!
Ağustos 1922’de Sultan Vahdettin istilacı İngilizlerin merhametine sığınarak Malta’ya kaçmak için yola çıkmış, bu durum Gazi’nin ağırına gitmiştir.

Ekim 1923’de Gazi Mustafa Kemal’i
akşam yemeğine davet eden Milli Mücadeledeki silah arkadaşı Başbakan Rauf Bey, “Kemal! Bu vatan tehlikeye düştü, işgale uğradı artık kurtuldu. Bize göre emaneti sahibine iade etmenin zamanı geldi. Senin Cumhuriyeti kuracağından korkuyorlar, hatta o kadar abartıyorlar ki, eline bir fırsat geçerse, padişahı bile bu ülkeden kovacağını söylüyorlar” demekle kalmamış Sultan Vahdettin için de “Kemal, babam padişahın baş mabeyinliğini yaptı. Boğazımda padişahın ekmeği var, ihanet etmem. Benim rejim sorunum yok. Üstelik, Padişah bir İslam halifesi, ben de Müslümanım. Dinî terbiyem nedeniyle de padişaha bağlıyım. O makamlar uhrevi makamlar. Senin, benim gibi kişilerin ulaşabileceği makamlar değil. Kaldı ki, bu milletin yüzlerce yıldan bu yana alıştığı yönetim mutlakiyet yönetimi, Cumhuriyet değil” diyerek ortamın gerilmesine sebebiyet vermiştir.

Öyle ki, ​henüz devlet kurulamamıştı ama Gazi’nin diğer silah arkadaşlarından gerek yemekteki Refet Paşa ve Fuat Paşa ve gerekse kararı bekleyen Kâzım Karabekir Paşa Atatürk’ün yanında olmamışlardı.

İşte, herşeye rağmen Gazi, Cumhuriyetin kurulmasından korkan bu kişilerden bile sakınmak zorunda olduğunu yaparak Cumhuriyeti ilan etmiştir.

Ancak!
Din kurallarının bağnaz baskısı altında ümmet düzeyinde yaşayan bir toplumu,
laik ilkelere dayalı devrimler gerçekleştikçe çıldıran yobazları hatta
Hilafet kaldırılmış, ‘tekke, zaviye ve türbeler’ kapatılmış olsa da hilafet yanlılarını unutmamak gerekir. Zira
Anadolu’da yer yer bildiriler asan, gerici gösteriler yapanlar, Şeyh Sait gibi isyan çıkaranlar da artıyordu ki,
Atatürk Çankırı ve Kastamonu’da, “Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona bigane kalanları yakar, mahveder. İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru ve gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır” diyerek “tekke aklıyla yaşayarak aptallık etmeyin!” uyarıyordu da…

Öyle bir ortam vardı ki, sonunda İzmir’deki suikast planının arkasında yakın arkadaşlarının olduğu iddiası bile ortaya atılmıştı. Ne derler, Türk Milleti (!) adeta kurtarıcısını, Cumhuriyet’in kurucusunu bile öldürmek istiyordu…
*
​Söz İfral Turgut’un;
“Türk Yurdunun Mondros Mütarekesi ile parçalanıp, işgal edildiği günlerden İstiklâl Savaşı’na, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ve inkılâplara uzanan milli bir tarihimiz var ama bizler Atatürk, vatan, Cumhuriyet ve bayrak sevgisini çok küçük yaşta öğrenirken, Atatürk Samsun’a çıkınca, kazmasını, küreğini kapan peşinden koşmuş zannediyorduk ama o küçücük yaşta Samsun’un İngiliz casuslarıyla, esas düşmanlarımızın hep içimizde olduğunu nasıl bilebilirdik.

Atatürk, Nutuk’ta tarihi olayları belgeleriyle anlatarak, “tarihi yapan kişi” olmaktan çıkıp, “tarihi yazan kişi” oldu ve bütün karşıtlarıyla hesaplaşırken, tarih önünde eylemlerinin hesabını da vermiştir.

Eğer Nutuk yazılmasaydı, Milli Mücadeleyi değersizleştirmek, yalan ve yanlışlarla saptırmak isteyen karşı devrimcilerin elinde bambaşka bir hikayeye dönüşürdü. Milli Mücadele’yi başlatması için Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Vahdettin’in gönderdiği, ayrıca kendisine para verdiğini yazacak kadar tarihi saptıranlar, daha yüzlerce yalanla, gerçekleri altüst edeceklerdi.

Atatürk, ​Nutkun son bölümü olan “Gençliğe Hitabesi”nde gençlere sesleniyor;
“Bugün vasıl olduğumuz netice, asırlardan beri çekilen millî musibetlerin intibahı ve bu aziz vatanın, her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum:
Birinci vazifen, Türk İstiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbâlinin yegane temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir.

İşte, ufkun ötesini gören Asrın Dahisi, “İstikbâlde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahili ve haricî bedhahlerin olacaktır” diye tek gençliği uyarmış ve “Bir gün İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin” diyerek görevini açık seçik tanımlamıştır…

​Kısaca, istiklâl savaşında da, devrimleri yaparken de güç aldığı asıl kaynağın “Türklük” olduğunu, başka hiçbir şeye ihtiyaçları olmadığını, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur,” diyerek Türk Gençliğine göstermiştir.

​Gerçekten; Atatürk Nutuk’un okunmasını bitirmiş, yurdun her tarafında büyük bir ilgi yaratmış, özellikle Gençliğe Hitabe büyük bir heyecan uyandırmıştır.

Şimdi de gençler Atasına sesleniyor;
Tarih 21 Ekim 1927’dir.
Ankara Hukuk Mektebi öğrencileri yani o gençler toplanarak Gençliğe Hitabe’yi okurlar ve basına şu bildiriyi verirler:

​“Ey Türklüğün Büyük Teşahhusu (şahsiyeti),
Ey bizim Aziz Babamız,
Ruhlarına heyecan, dimağlarına nur saldığın gençlik sana diyor ki; Senin sevgini gönlünde, irşatlarını şuurlu adımlarının istikametinde bulan gençlik şüphesiz ki, senin dehan ve senin azminle, Türklüğe hediye edilen Cumhuriyeti hayatından daha aziz ve mukaddes tanımıştır. Onun müdafaası için hiçbir fedakârlıktan çekinmeyecek, onu gözlerken çok kıskanç davranacaktır.

​Bugünü, bugünde seni görmekle bahtiyar olan gençlik, tarihte masum ve asil kalmış milletimize dahili ve harici tuzaklar hazırlayan bu tarihi nasıl değiştirdiğinden ve bunların acı neticelerinden habersiz ve hissiz kalamaz ve kalmayacaktır.

​Dedelerinin gafletiyle yuvarlandıkları çukurlara bir daha düşmemek için bugünün dersini pek kara ve karanlık olan dünden ve halâs (kurtuluş) ve intibahının (uyanışının) hassasiyetini ise senin mevcudiyetinden ve iradenin ateşinden alacaktır.

​Milletinin hissiyatı ve sevgisini ondan aldığı saf ve mert kanla damarlarında dolaştıran gençlik, milletin varlığına ve onun kalbi olan aziz Cumhuriyetine; en ufak yan bakışların bile tahayyül ve tasavvuruna uyuşuk ve hareketsiz kalamaz.

​Adı Türk, kanı Türk, bütün mevcudiyeti Türk olan millet ve onun gençleri yokluktan varlığa, ölümden hayata, karanlıktan ışığa isal edenlerin açtıkları kurtarış çığırında her vakit istiklal ve istikbalin koruyucusu, kan ve candan çizilmiş hudutların bekçisi olacak ve ebediyete kadar da öyle kalacaktır.”

​Tarih 22 Ekim 1927…
Bu defa İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yine gençler, yöneticiler ve hocaları anma toplantısındadır. Son olarak Prof. Dr. Muslihiddin Adil Bey hitap ediyor:

“Gençler, çok mesut bir nesilsiniz. Gazi’nin Nutku bir tarihtir. Baştan başa Türk siyasetini vecizeler şeklinde gösteren bir mecmuadır. Gazi’nin Nutku, yaşayan ve yaşayacak nesiller için takip edilecek esasları gösteriyor. Gazi’nin Nutku yarın hayata gideceğiniz yolu gösteriyor. Milletimiz için, Cumhuriyet hem gaye, hem vasıtadır…”

Kısacası “okuma yazma bilen her Türk’ün ilk görevi Nutuk’u okumaktır.

*
Gelelim bu günlere…
İfral Turgut, ”Şecaat arz ederken merd-i kıptî sirkatin söyler” dediği bir konuyu hatırlatıyor ve uyarıyor hepimizi.

“Yıl 1996…
Türkiye’ye gelen CIA ajanı Samuel Huntington, “Türkiye İslam´ın lideri olmalı. Bunun için de Türkiye Atatürk’ün mirasını reddetmeli” diye demeçler verirken, “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabında da bir takım muhteris aymazları da gaza getirmek için, çağdaş ve laik cumhuriyetin mimarı Atatürk’ü olabildiğince eleştiriyor. Yani ona göre İslam medeniyeti başsızdı ve bunun önündeki en büyük engel de Atatürk’tü.

Son noktayı İfral Hocamız koysun:
“Kurban olduğum Atam, ne büyüksün. Düşmanların bile yermeye çalışırken övmek zorunda kalıyorlar. 88 yıl ötesinden hala yolumuzu aydınlatıyor, hala yobazlara korku salıyorsun.
Bir elinin omuzumuzda olduğunu hissetmek ne büyük güç, ne büyük güvence! Sana, “nur ol,” demiyorum zaten nursun. Biliyorum ki; Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalırken, sen de ilelebet bizim koruyucumuz olacaksın. Sana bir kere daha ama binlerce kere müteşekkiriz. Neler yapmışsın bizim için?
Hem de Samuel Huntington’un yeni versiyonu Tom Barrack’lara rağmen…”
*
Şimdi çağlar öncesine gidelim,
Konfüçyüs’ü biliyor ya da tanıyorsunuz.
Denilir ki, bir süre için şehrin yönetiminde görev almış ve yedi gün boyunca sadece şehirde olup bitenleri izleyip yedinci günde de şehirdeki en yüksek memur Shao-Cheng’i görevden alınca şaşıran öğrencileri; Shao-Cheng’in hırsızlık veya haydutluk gibi somut bir suçunun olmadığını hatırlatıp sebebini sorduklarında demiş ki: “dünyada hırsızlıktan ve haydutluktan çok daha ağır beş suç var. Bunlar iyi eğitimli ve bilgili olmayı kendi çıkarı için gizlice kullanmak, aşırıya kaçan bir hayat tarzı ile inatçılık, doğruyu söylemeyerek insanları yanıltmak, sürekli olumsuzluklar ve her şeyin kötü yanları hakkında konuşmak ve yanlış olduğunu bildiği şeyleri sanki doğruymuş gibi göstermek” olarak açıklıyor.

Kısaca, Konfüçyüs’e göre nereye gitse taraftar toplayabilen, isyanlar çıkarabilen ve aldatıcı fikirlerini parlak konuşmaların arkasına gizleyerek doğru ile yanlışı birbirine karıştıran birisidir Shao-Cheng…
Bu nedenle halkını bu tehlikeden korumak için rütbesine bakmaksızın o “zihniyeti” yok etmiştir.

Neticeten;
​Bugünün dünyasında karanlığın kazanmaması için, öncelikle Atatürk’ü anlamamız ve onun izinde yürürken, Konfüçyüs gibi adaleti ve hakikat terazisi şaşmayan, yarınımızın güvenli limanları olacak aydınlara her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Tıpkı “Her ülkeye bir Konfüçyüs lazım…” diyen “İfrallere”…
Ne dersiniz?
*

Suat Umutlu
Çivril / 05 Kasım 2026
​

Cumhuriyetin Aydınlık Yüzü: İfral Turgut
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter


Giriş Yap

Haberveriyor ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.