Bağımsızlık ve İnsan Onuru
Suat Umutlu
29.06.2026
”Ayaklarımız yürüse de zihnimiz dünün dar sokaklarında dolaşıyor. Oysa düşünce! Tıpkı korkunun çoğalması, öfkenin kök salması gibi umut ve merhamet de aynı toprağın ‘sessiz’ tohumları… Çoğu zaman dünyayı değiştirmek istesek de düşündüğümüz kadar değiştirebiliyoruz; zira göz baktığını değil, inandığını görüyor. Başkalarının sesi kesildiğinde, ‘Düşüncen seni nereye götürüyor?’ sorusuna cevap veriyor.” — Ahmet Çakmak
*
1950’li yıllar…
İkinci Dünya Savaşı sonrası Demokrat Parti (DP) iktidarının gerek içeride artan baskıcı, anti-demokratik yönetimi, gerekse dış politikada Sovyet tehdidine karşı Batı’nın ve NATO’nun koruyucu şemsiyesi altına girmeyi bir beka meselesi olarak görüp Kore’ye asker göndermesi, ülkenin ABD güdümüne girdiği düşüncesini hâkim kılıyordu. Fransız filozof Jean-Jacques Rousseau’nun şu sözü, sanki o dönemin teslimiyetçi iktidarlarına yüzyıllar öncesinden bir uyarı değil midir?
”Özgürlükten vazgeçmek, insan olma niteliğinden, insanlık haklarından, hatta ödevlerinden vazgeçmek demektir.”
Elbette dönemin muhalif sesleri de iktidara sesleniyor ve yaşananları ironiyle eleştiriyordu:
”Gittikçe geriliyor, çıkmaza giriyorsun. Baskıyla, zorbalıkla memleket yönetilmez. Halkın sesini boğmak istiyorsun, görüyorsun, zindanları doldurmakla bu işler halledilmez.İşçiye grev hakkı vereceğim demiştin, seçim meydanlarında nutuklar çekiyordun, şimdi ise her hakkı ellerinden almışsın, korku ve tehdit ile milleti eziyorsun. Kanunları çiğneyip, meclisi hiçe sayma. Bu gidişin sonu yok, uzağı gör birazcık, Milletin öfkesini hafife alıp cayma.
Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes, bindiğin dalı kesiyorsun…”
İçeride bu hesap sorma dalgası büyürken, okyanus ötesinden küstah bir ses, dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’dan çıkıyor ve bir Türk askerinin ABD’ye günlük maliyetinin sadece “23 sent” olduğunu ifade ediyordu. Bu, az gelişmiş ülkelerin insan gücünü birer ucuz meta olarak gören kapitalist bakış açısının en çıplak itirafı değil midir?
Bakınız, Immanuel Kant, “İnsan asla bir amaç için araç olarak kullanılamaz; insan kendisi bir amaçtır” derken, Dulles zihniyetinin çiğnediği o kutsal sınırı da çiziyordu. Zira Anadolu’nun yoksul gençlerinin canı, küresel güçlerin satranç tahtasında bir piyon değerindeydi… Bu trajediye en sert ve en onurlu cevap, o sırada sürgünde yaşayan Türk edebiyatının güçlü şairi Nâzım Hikmet’ten gelmiş ve bu emperyalist mantığı tarihin önünde adeta mahkûm etmiştir:
”Mister Dulles, sizden saklamak olmaz, hayat pahalı biraz bizim memlekette. Örneğin iki yüz gram et alabilirsiniz yirmi üç sente… Ama yanılıyorsunuz, biz yirmi üç sentlik askerleriz, doğru, ucuzdur insanımız bizim memlekette, doğru, fakat o yirmi üç sentlik askerin arkasında büyük bir millet var ve o yirmi üç sentlik asker günün birinde, kendi memleketi için, kendi hürriyeti için dövüşmeye başladığı zaman, siz ne yirmi üç sent, ne yirmi üç milyon sent verip onun bir tek saçını bile satın alamazsınız.”
Hindistan’ın bağımsızlık lideri Mahatma Gandhi, “Kendi kendisini yönetemeyen bir ulus, köleliğin eşiğindedir” der.
O dönemde memleketin içine düştüğü bu bağımlılığa karşı duyduğu büyük öfkeyle, o sarsıcı soruyu sorar Nâzım:
“Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
İnsan olan vatanını satar mı? Suyun içip ekmeğini yediniz. Dünyada vatandan aziz şey var mı? Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
Onu didik didik didiklediler, Saçlarından tutup sürüklediler, Götürüp kafire: “Buyur…” dediler. Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
Eli kolu zincirlere vurulmuş,vatan çırılçıplak yere serilmiş, oturmuş göğsüne Teksaslı Çavuş. Beyler bu vatana nasıl kıydınız?”
Gerçekten de Nâzım için vatan; sadece sınırları çizilmiş bir toprak parçası değil, o toprağın üzerinde başı dik, bağımsız ve insanca yaşayan halkın ta kendisiydi. Ülkenin limanlarının, askeri üslerinin, fabrikalarının yabancı sermayeye ve onların emrine verilmesi, vatanın asıl kurucu iradesine ihanetti. Vatandaşlıktan çıkarılan Nâzım için asıl “vatan hainliği”, ülkeyi bu bağımlılık ilişkilerine teslim etmekti…
Sonuç olarak; Nâzım Hikmet’ten miras kalan bu duruş, sadece tarihsel bir dönemin veya belirli bir iktidarın eleştirisi değil; insan hayatını parayla pulla ölçmeye kalkan küresel sömürü düzenine karşı çekilen zamansız bir bayrak gibidir. Zira insan onuru, hiçbir kapitalist terazinin tartamayacağı kadar ağırdır. Bu toprakları küresel güçlerin boyunduruğuna karşı asıl koruyacak olan bağımsızlık iradesini ise Mustafa Kemal Atatürk tarihe şu sözlerle kazımıştır:
”Tam bağımsızlık demek, elbette siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, culture gibi her hususta tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek manasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.”
Unutulmamalıdır ki;
”Yalnızca tek bir düşünce bile yönünüzü değiştirebilir ve hayat yeniden başlayabilir. Zira anladım ki, insan yalnızca nefes aldığı kadar yaşamıyor. Düşündüğü kadar yaşıyor.” — Ahmet Çakmak
Suat Umutlu
Çivril, 29.06.2026
